AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Bir "sohbet geleneğini canlı tutmak" ve Düzce'de özgüven tazelemek...

Biz esaslı ve asîl bir "sohbet geleneği"nden geliyoruz: Bizim geleneğimize göre, ilmin dörtte üçü sohbette gizlidir. Gürül gürül akan bir sohbet pınarıdır bizim medeniyetimiz. Su gibi azîz olabilmek, sohbet pınarı'nda "yunup-yıkanmakla" mümkün olabilir ancak.

Sohbet pınarı, gönülleri, ruhları ve zihinleri sulamaya başladığı andan itibaren seküler ve neo-pagan medya uygarlığının en bâriz ürünleri riya da, kandırmaca da, sanal gerçekliklerin ve âlem'in yalan-dolan-kokuşmuş dünyası da, her türlü beşerî zaaf da kendiliğinden sırra kadem basar: Çünkü sohbette duyguların, ruhların, gönüllerin, zihinlerin ve eylemlerin temâsı, yüzleşmesi, dile gelmesi esastır: İnsanlar, sohbet pınarına daldıklarında hem birbirleriyle derûnî ve samîmî bir temâs kurma imkânı yakalarlar, hem de her şeyi tabiî seyri ve akışı içinde hâl yoluna koymak gibi bir mekân'a ayak basmış, adım atmış olurlar: Sohbet'te hem hâl (davranış), hem de kâl (söz) aynı anda cârî olduğu için sohbete katılan herkesin sohbetten azâmî ölçüde istifâde etmesi, insanın hangi sâiklerle ne tür mecrâlara ve mâcerâlara sürüklendiğini görebilmesi ve mümkün olur.

Çağımızın en esaslı meselesi, insanların, medyaların araya girmesi nedeniyle hem kendileriyle insânî temaslarını, hem de tabiatla, kâinâtla ve her şeyin sâhibi Yaratıcı'la irtibatlarını ve iletişimlerini koparmış olmalarıdır. Sâhip, sohbet, musâhabe, ashâb kelimeleri aynı anlam kümesine mensup anahtar kök-paradigmalardır. Sohbet geleneğini yitiren, sohbet pınarını kurutan insanlar ve toplumlar, dost olmanın, esaslı bir şeylere sâhip çıkmanın, birbirleriyle ve tüm diğer varlıklarla tabiî bir ilişki, iletişim ve irtibat kurmanın ve birbirlerine, kâinâttaki her şeye ve bizâtihî kendilerine saygı duymanın imkânlarını da yitirirler.

Bugün İslâm medeniyeti'nin en görkemli, en velût, en nefîs menbâlarından biri olan Bağdat gibi bir diyâr, Bağdat gibi bir yâr bile böylesine vahşîce bombalanıyor, tanınamaz hâle getirilen bir hayâlet şehre çevriliyorsa, bilinmelidir ki bu, Bağdat'ı harâb-u türâb eden haydutların, insanı vicdanıyla başbaşa bırakan bir güce sâhip olan esaslı bir sohbet geleneğinden nasiplerini alamamaları, sohbetin gerçeklerle yüzleştirici, vahşîlikleri, kötülükleri açık edici imkânlarından yoksun olmaları sebebiyledir. Bir yandan oluk oluk masum insan kanı akıtmak, öte yandan da kolaylıkla yalan, sanal ve baştan çıkarıcı kurmaca gerçekler üreterek insanları savaş alanında işlenen katliamlara, cinâyetlere yabancılaştırmak ve duyarsızlaştırmak, Amerikalı haydutların ve bunların küresel medyatik kölelerinin insanı özü ve sözü bir olmakla yükümlü kılan sohbet geleneğiyle hiçbir irtibatlarının olmamasıdır.

Sohbet geleneğinden mahrum bir dünya, sâhipsiz, muhkem dostluklardan yoksun, her bakımdan yoksullaşmaya, yolsuzlaşmaya, yolunu şaşırmaya mahkûm bir dünyadır. Sohbet, aynı anda hem hâl, hem de kâl dinamiklerini hayata ve harekete geçirdiği için sohbet gibi bir pratiği hayata geçiren insanların güçlü bir şahsiyet, ahlâk ve adâlet sâhibi olmaları mümkün olur. Amerikalıların bu denli şahsiyetsizleşmelerinin, ahlâksızlaşmalarının ve vahşîleşmelerinin sebebi hikmeti, böylesine derûnî bir gelenekten, insanı kanatlandırıcı, insana haddini, sınırlıklarını, imkânlarını ve zaaflarını her dâim hatırlatıcı bir sohbet medeniyetinden yoksun olmalarıdır.

Şerif Mardin, Meşrûtiyet dönemi İslâmcı aydınlarının hem İslâm'la, hem hâkim kültürle, hem de birbirlerinin söyledikleriyle sahici bir temâs kurduklarını hatırlatarak, "onlar bir sohbeti canlı tutuyorlardı" der.

Bizim de hem İslâm'la, İslâm kültürü, düşüncesi, sanatı ve medeniyetiyle, hem de hâkim kültürle sahici, kalıcı, ufuk ve zihin açıcı ilişkiler kurabilmemiz için, o nezih ve nefis sohbet geleneğimize yeniden hayat ve hayatiyet kazandırmamız gerekiyor.

Sohbet, nesebin ve mensûbiyetin de sahihleştirilmesine ve sürdürülmesine zemin hazırlayan bir pınardır. Sohbet, dost (ashab) olabilmenin, muhabbetin, sözün türlü yollarla dile gelmesinin ve yepyeni şekillerde geliştirilip yaygınlaştırılabilmesinin ve muhkemleştirilebilmesinin en yaratıcı vâsıtalarından biridir.

O yüzden ben, okuyucularla buluşmak, onlarla sohbet etmek, bir sohbeti canlı tutabilmek için sık sık Anadolu'ya açılırım.

Geçtiğimiz hafta Yeditepe öğrencileriyle, İlim Yayma Cemiyeti'nin Kadıköy şubesinin öğrencileriyle, Anadolu Gençlik dergisinin hanım öğretmenleriyle çıktığım sohbet yolculuğunu Cuma ve Cumartesi günleri Düzce'de tamamladım. Memur-Sen'in daveti üzerine gittiğim Düzce'de "Bir Medeniyet Tasavvuru Oluşturmak" başlıklı bir konferans verdim. Başkan Abdülvahap Özen Bey'e evsahipliği için teşekkür ediyor ve bu sohbet geleneğini düzeyli sohbetlerle sürdürmesini temennî ediyorum.

Düzce'de can-kardeşim, 20 yıllık kadîm dostum tarihçi Mehmet Yaslı'yla özlem giderdik; paralel toplumun mimarlarından Şaban Hocamızı şükrânla yâdettik, İzmirli dostlarımızı ve anılarımızı hatırladık. Yaslı gibi bir dost pek az insana nasîb olur: Asâleti, şahsiyeti, ahlâkı, hasbîliği, tecessüsü, tevekkülü, mütevaziliği, dinamizmi ile hem dostlarına, hem de öğrencilerine çok şeyler veren bir güzel insandır Yaslı kardeşim.

Düzce'ye depremden hemen önce de gitmiştim. Bu gidişimde depremin yaralarının hâlâ sarılamadığını gözlemledim. Gölyaka'nın çalışkan Belediye Başkanı Nihat Bey, "ilk altı aydan sonra başımızın çaresine bakmak zorunda kaldık" diyerek durumu özetledi.

Düzce'de deprem konutlarını da gezdik: Düzce'de yeni bir şehir kurulmuş adetâ ama ruhsuz bir şehir bu.

Düzceliler, tıpkı tüm Türkiye insanı gibi özgüvensizlik sorunundan muzdaripler. Üst üste yaşanan iki büyük depremin yanısıra 28 Şubat sürecinde, önce Ecevit'in, ardından Bahçeli'nin elini öpen lordçu zevâtla, vaatlerinden kolaylıkla çarkeden "ford"çu zevâtın "numara"ları, Düzcelilerin özgüvensizlik sorunlarının daha bir katmerlenmesine yol açmış. Sohbetimizden sonra orada bulunan bir arkadaşımızın "üzerimizden bir silindir geçmiş gibi hissediyorduk kendimizi. Sizin bize yeni bir medeniyet tasavvurunun haritasını çıkaran, bir kültür ve medeniyet bilinci aşılayan bu sohbetiniz, depremden bu yana özlediğimiz özgüveni vermeye yetti" demesi, sohbet geleneğine olan inancımı daha bir artırdı.

Son olarak, başörtüsü mağduru insanların büyük kentlerde önce "dinci"ler tarafından işlerinden atıldıkları bir zaman diliminde, Düzcelilerin başörtüsü mağdurlarına özellikle sâhip çıkmalarının ise benim özelde Düzcelilere, genelde ise Anadolu insanına olan güvenimi pekiştirdiğini vurgulamak isterim.


7 Nisan 2003
Pazartesi
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED