|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
14 Nisan tarihli gazetelerin sadece manşetlerininin gözden geçirilmesi bile, "Türk medyası"nın ana gövdesinin aklının nasıl "havada" olduğunu gözleyebilmek için yeterliydi. "En büyük" olanı "Hoca'yı mehdi ilan eden" bir küçük grupla; "en büyükten bir küçük" olanı Başbakan'ın "Sars"tan dolayı yine "kısmeti"nin açıldığıyla; daha "hafif" olanlardan ikisi ise Saddam'ın banka hesabının şifresi ve Türkiye'nin elden çıkardığı yangın söndürme uçağı ile meşguldü... Yani öyle ki, Bağdat'ın müzelerine varıncaya kadar yağmalandığı ve ABD'nin Suriye'ye iyiden iyiye "diş göstermeye" başladığı bir zamanda gerçekten tamamen "ben-merkezli" olarak nitelenebilecek meşguliyetler... Biz dün gerçek "gündem"le sadece üç gazetenin manşetinde karşılaşabildik:
Radikal: "Namlu Suriye'ye çevriliyor".
Fakat daha kaba bir sınıflamayla dünkü gazeteler manşetleri itibariyle ikiye ayrılıyordu: Bir tarafta Milliyet, diğer tarafta geri kalanların tamamı... Milliyet'in dünkü manşeti şöyleydi: "Otopsideki şeytani izler"(!) Gazete, Irak savaşından epeyce usanmış olacak ki, manşete bir kez daha "Lara dosyası"nı taşıyordu. "Lara", hani intiharının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçen talihsiz liseli genç kız... Gazete bir "Yrd. Doç" bulmuş ve neyin Yard. Doç'u olduğu belirtilmeyen bu kişinin "Lara" olayı üzerine geliştirdiği bir takım fantazmları basbayağı manşete taşımış... "Yard Doç" neler açıklamıyor ki? "İntihar olayı" 15.01.2002'de olmasına rağmen soruşturma tarihi "Lara'nın otopsi kayıtları"nda 14.01.2002 olarak geçiyormuş... Yaaa gördünüz mü; demek ki işin içine "şeytani izler" girmiş! "Yard. Doç."umuz "kayıt numarası"nın 666 olmasına da dikkatimizi çekiyor; çünkü bu numara "şeytanın numarası"ymış... Bitmedi; 65 metreden düşen genç kızın vücudunda tek kırık olmadığı gibi, "sol bacağında iki pentagram, bir haç işareti ve altında ters yazılmış 'MORG' yazısı" varmış.... İşin bir diğer ilginç yanı da, genç kızın vücudundaki "kesik toplamı"nın "satanistlerin kutsal sayısı olan 13" olmasıymış... Böyle bir "haber"i manşete taşıyabilen bir gazeteye ne diyelim? Milliyet'e, "Lara"nın başta ailesi olmak üzere bütün sevenlerinin gönlünde yaşayan aziz hatırasına bu derece saygısızca davranabildiği için mi, yoksa okurlarının kafasını böyle "bâtıl" inançlarla doldurmaya çalıştığı için mi öfkelenelim? "İlginç" olacağım diye trajik bir olay bu kadar da sömürülmez ki... Ayrıca Milliyet çok merak ediyorsa, birer "muamma" gibi sayfasına taşıdığı sorulardan birisine hemen cevap verebiliriz: "Lara" 15.01.2002 tarihinde intihar etmesine rağmen "Dosya"da "soruşturma tarihi"nin 14.01.2002 olarak gösterilmesinin tek nedeni, olayı rapor eden polis memurunun tarihleri karıştırmasıdır! (K.B.)
'Bir ırkın tümü hakkında genelleme yapmak' Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç, gazetesinde, onu "çok rahatsız eden" bir başlıkla karşılaştı ve oturdu, şu satırları yazdı: "Sabah'ta beni fena rahatsız eden bir başlık daha olmuştu, geçen gün.. 'Araplar bir türlü savaş kazanamıyor, güç görünce saf değiştiriyorlar..' Bana 'Ama bu tarihsel gerçek' demeyin sakın.. Bir ırkın tümü hakkında genelleme yapmak, tipik bir ırkçı yaklaşımdır. Olmaz.. 'Yahudiler' diyen Hitler'den farkımız kalmaz. "Geceyarısı Ekspresi fevkalade bir film olduğu halde, ciddi eleştirmenler tarafından niye lanetlendi dünyada.. Tüm ama, tüm Türkleri kötü gösterdiği için.. 'Bu film ırkçıdır' dediler. Haklıydılar. Kaldı ki.. Ben Hıncal olarak böyle bir şey yazabilirim. Ben yazarım, yorumcuyum. Söylerim, tartışılır. Ama Sabah gazetesi haberde, haber başlığında böyle genellemeler, yorumlar yapamaz. Yapmamalı.. Haberde ve başlıkta yorum yapmamak, bu meslek anayasasının birinci maddesidir." Ekleyecek bir şeyimiz yok, faydalı olması umuduyla aktarıyoruz... (A.G.)
Abdülmelik Fırat'ın açıklaması ve gazeteler
Milliyet'ten Derya Sazak'ın Abdülmelik Fırat'la yaptığı röportaj geniş yankı uyandırdı. Abdülmelik Bey, meselelere derinden nüfuz eden o her zamanki bakışıyla yine önemli tespitler yapıyordu. Biliyorsunuzdur; röportajın merkezine Abdülmelik Bey'in bu ülkede okuldan geçmiş herkesin tartışmasız bellediği bir "klişe"ye yönelik yaptığı şu açıklama yerleşmişti: "İngilizler'in Şeyh Sait'e desteği yoktu." Çok şaşırtıcı ve gördüğü ilgiyi hakeden bir açıklama tabii ki... Nasıl olur, biz böyle bellememiştik? Röportajın yayımlandığı günün hemen ertesinde Sabah'tan Emre Aköz konuyu tekrar ısıttı. "İsyanın ardında kim var?" (15 Nisan) başlıklı yazısında Abdülmelik Bey'in tezini Hollandalı bir sosyal bilimcinin, Martin van Bruinessen'in Türkçesi de yayımlanan (İletişim Yayınları) "Ağa, Şeyh, Devlet" adlı incelemesine başvurarak test etmeye çalışıyordu. Sonuç "maalesef" yine olumsuz; Bruinessen de Abdülmelik Bey gibi düşünüyormuş: "Doğru: İngilizler ayaklanmanın olacağından haberdardı. Hatta kimi Kürt gruplar defalarca başvurup İngiltere'den yardım istediler. Ancak böyle bir ilişki kurulmadı. Ortada hiçbir ciddi kanıt yok. Zaten Kürtler'in elindeki silahlar ya I. Dünya Savaşı'ndan arta kalmıştı, ya 1917'de çekilen Rus askerlerinden ya da Ermeniler'den alınmıştı." Aköz yazısını şöyle toparlamış: "Ben bu işi anlamadım. Şeyh Sait, İngilizler'in adamı değil miydi? Yani tarih kitaplarını yeniden yazmak, TV'deki eski program metinlerini de çöpe atmak mı gerekiyor?" Gazetelerde Derya Sazak'ın röportajıyla farklı açıdan ilgilenenler de eksik değildi. Bu cenahta yer alanların aklından tabii ki Aköz'ün sorularına benzer sorular geçmiyordu. Bunlar tam tersine, "Gün kadim tezi savunma günüdür!" diyerek kaleme sarılanlardı. Bir örnek mi? Tercüman'ın (Ilıcaklar) 15 Nisan tarihli sayısında yer alan "Musul petrolü için çıkartılan isyanlar" başlıklı yazarı belirtilmemiş yazı tam da bu cenahta "konuşlanmış". Yazının altbaşlığı da şöyle: "Türkiye kurtuluş yıllarında, çıkartılan dış destekli bir dizi ayaklanmayla uğraştı. İngilizler'in başlattığı Şeyh Sait İsyânı ise bu ayaklanmaların en kanlı olanıydı." Tercüman'da yer alan bu yazı "Musul"a başlığında yer vererek her ne kadar "güncel"le bağlantılı bir havada kaleme alınmış görünüyorsa da, sakın Abdülmelik Bey'in medyaya düşen ve yankı uyandıran açıklamalarına bir "panzehir" olarak da tasarlanmış olmasın?! (K.B.)
Hakkı Devrim haklı; gerçekten nedir bu Halil Bezmen olayının aslı?
Kaç gündür aklımızda ama bir türlü fırsat bulamadık... Radikal'den Hakkı Devrim bizden önce davrandı. Devrim, "Bir Halil Sezmen'dir gidiyor" başlıklı yazısında şaşkınlığını şu cümlelerle aktarıyor: "Bunca ekonomi yazarı ve muhabiri arasında, zihinlerde beliren bu zatın suçu neydi sualinin cevabını verecek biri yok mu? Yok adam suçsuz idiyse, niye biri çıkıp da o zaman Halil Bezmen'e haksızlık ediliyor, diye haykırmadı? Sayfa boyu mülakatlar yayımlanırken bunu düşünen olmuyor mu?" Devrim yerden göğe kadar haklı... Gerçekten de (biz saymaktan vazgeçtik), Halil Bezmen'in Türkiye'ye dönüşünden sonra kaç (hem de tam sayfa) mülakat yayımlandı? Herkes (yani gazeteler), hemen hemen herkes okurlarına birer işbilir, kültürlü, "yaşama sanatı"na fazlasıyla vakıf ve tabii hepsinden önemli masum "Halil Bezmen Portresi" sunmadı mı? Peki ya aynı "herkes" bundan üç beş yıl önce yine sayfalarca yolsuzluk şampiyonu bir Bezmen sunmak için birbiriyle yarışmadı mı? Bu arada, televizyon ekranlarında önünüze gelen sahneleri de unutmayın... Demek her şey yalanmış; demek Halil Bezmen hakkında yeri göğü inleten onca yayın birer desteksiz atıştan ibaretmiş... Ne tuhaf bir ülke bu Türkiye.... Yargı'sıyla, medyasıyla ne tuhaf bir ülke... Hakkı Devrim'in bu yerinde değerlendirmesinin yayımlandığı gün, Bezmen'in büyük takipçilerinden Uğur Dündar da Sabah'tan Refik Durbaş'a şöyle yazıyordu: "Malikaneye gittiğimde kapılarının zilini çalarak röportaj yapmaya geldiğimi söyledim ve binlerce mil öteden gelen bir konuğa en azından 'bir bardak su' ikram edebileceklerini söyledim. Niyetimiz röportajı yapıp malikaneyi de dışarıdan görüntüledikten sonra gitmekti. Kapıları zorladığım iddiası tamamiyle gerçek dışıdır. (...) Halil Bezmen konusu o günlerde haber değeri taşıdığı için önemliydi. (...) Bezmen hem benim, hem de ülke gündemindeki önemini yitirmiştir." (!) İyi biz de inandık! Uğur Dündar'ın televizyon izleyicisini günlerce oyalayan "Malikane baskını" tamamen "haber değeri" olduğu için düzenlenmişti! Ayrıca laf aramızda, Halil Bezmen Radikal'den Oray Eğin'e verdiği mülakatta aynen şöyle diyor: "Bizim aşçıya 100 bin dolar tazminat ödedi." Sahi; bu Halil Bezmen olayının aslı neydi acaba? Türkiye'de bu türden bilgilere ulaşmak ne mümkün....
Ayten Tutkun hayatını kime borçlu?
Bir olay hiç mi hiç gereği yokken başka bir düzleme ancak bu kadar kaydırılabilir. Akşam'ın (16 Nisan) "Üçüncü Sayfa" manşeti şöyle: "Paşa izniyle böbrek nakli". Antalya'da yaşayan ve tek kuruluşu böbrek naklinde olan Aysel Tutkun, nihayet beklediği böbreğe kavuşmuş. Verici, şu sıralar askerlik görevini yapan erkek kardeşiymiş. Askerlik görevini yaptığı için gerekli izin alınmış ve operasyon başarıyla tamamlanmış. Her ikisini de büyük geçmiş olsun... Ancak Akşam gazetesi, "Paşa izniyle böbrek nakli" manşetinde ve hastanın ağzından verdiği "Hayatımı orduya borçluyum" resimaltıyla bu başarılı operasyonda en büyük payı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'e teslim etmek gayretinde... Ne gereksiz bir başlık, metin ve resim altı.... Ne yani, Genelkurmay Başkanlığı askerlik görevini yapan "erkek kardeş"e böbreğini ablasına verebilmesi için gerekli izni verdi diye, abla Aysel Tutkun hayatını şimdi "Orduya" mı borçlu oldu? Bu dayanışma örneğinde en belirleyici rolü Genelkurmay Başkanı mı oynamış oluyor? Dedik ya; bir fedekarlık örneği ancak bu derece "düzlem kayması" ile haberleştirilebilir...
Adnan Şenses dolayımıyla 'Milli Mutabakat'!
Hürriyet'te (16 Nisan) yer alan bu ilanı "DOĞAN MUSİC COMPANY" vermiş... İnanılır gibi değil.... Ama gerçekten inanılır gibi değil... Doğan Grubu'nun içinde yer alan iki kuruluşun elele vererek bu derece "kurnazca" bir iş çıkarabileceği akla hayale gelir miydi? Neyse bu ilan iyi oldu; Adnan Şenses dolayımıyla olsa da sonunda "Milli Mutabakat" sağlanmış oldu. İktidar ve Muhalefet elele, Adnan Şenses cephesinde! Belki de en iyi çözüm yolu bu; iktidar ve muhalefetin sanatçılar dolayımıyla uzlaşması... Bakalım sırada kimler var?
'Genç Bakış' mı dediniz?
16 Nisan tarihli Milliyet'in (yoksa Hürriyet miydi?) "Televizyon" sayfasından: "İstanbul Üniversitesi'nden ekrana gelecek olan 'Abbas Güçlü ve Genç Bakış'a, eski Dışişleri Bakanı ve KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın danışmanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal konuk olacak." Programın adına dikkat edin: "Genç Bakış" Programı izleyen "gençler" ne düşünürler acaba? Herhalde şöyle: "Bakış"ın "genç"i böyleyse, "olgun"u nasıldır acaba?!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |