AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
"Ortadoğulu olmak"

"Ortadoğulu olmak" ifadesi, uzunca bir süredir, hatta belki cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana, "Batı dünyasına giremeyen bir Türkiye'nin içine düşmek zorunda kalacağı bir cehennem" gibi kullanılıyor. Cümleler genelde şöyle kuruluyor:

-AB'ye giremezsek, ABD ile ilişkilerimiz de sağlıklı yürümezse, biz, gelişmiş dünyadan kopar, Ortadoğu bataklığına düşeriz. Ortadoğu'nun Ortaçağ ikliminde yaşayan ülkelerinden biri haline geliriz.

Bu değerlendirmenin ilk sonucu, Batı dünyasına, "Biz sizin yanınızda yer almazsak bir hiç oluruz" mesajı vermek, yani bu dünya ile yapılacak müzakerelerde bütün kozları harcamaktır. Nitekim Irak olayında ABD ile ilişkilerde, Kıbrıs konusunda AB ile ilişkilerde yaşanan mağlubiyet psikolojisi bunun ürünüdür.

Bu konu ile ilgili değerlendirilmesi gereken ikinci soru şudur: Ortadoğu ile ilişkisi bulunmayan bir Türkiye'nin Batı dünyası nezdinde herhangi bir ağırlığı olacak mıdır? Ya da şöyle soralım: Türkiye'nin Batı dünyası nezdindeki ağırlığının gerçek sebepleri nelerdir?

Bu sorunun cevabında, Ortadoğu bağlantısının Türkiye'nin dünyadaki ağırlığı açısından en önemli etkenlerden birisi olduğu gerçeğinin altı çizilecektir. Jeo politik, jeo stratejik önem diye bir şeyden söz ediliyorsa bu Türkiye'nin bir yanıyla Ortadoğu ülkesi olmasından kaynaklanmaktadır. Ortadoğu ülkesi olmaktan da, bir coğrafya beraberliği olmasından çok öte bir kültür - tarih - din beraberliğinin bulunması anlaşılmaktadır.

Burada "Ortadoğulu olma"nın çok da utanılacak bir şey olmadığını vurgulamak babında, Amerika'nın, İngiltere'nin, hatta Almanya, Fransa ve Rusya'nın bir yönleriyle Ortadoğulu olmak için can attığını görme gereğinin de altı çizilebilir. Tüm bu ülkeler, Türkiye'yi Ortadoğu'ya köprü olduğu için önemsiyor, bölgede yer alabilmek için 150 yıldır gerekirse savaşı göze alıyor. Amerika'nın Irak'a yerleşmek için bombalarla geldiğini görmemek mümkün mü?

Eğer "Ortadoğulu olmak"tan "Müslüman ülke olma"yı kastediyor ve bunu "utanılacak bir nesne" gibi algılıyorsak, burada da zihni bir karmaşa yaşadığımız düşüncesini ciddi ciddi değerlendirmeliyiz. Çünkü "Müslüman ülke olmak" da Türkiye için asla utanılacak bir nesne değil, aksine en çıkarcı zihniyetle bakılsa bile, asla ihmal edilemeyecek bir zenginliktir. "Ortadoğulu"luğunu olduğu gibi "İslam"ını çıkardığınızda Türkiye'nin geride hangi stratejik değeri kalacağını düşünmek herhalde çok öğretici sonuçlar verirdi.

Kaldı ki, tıpkı "Ortadoğu'da yer almak" gibi, "İslam ülkesi olmak" da, çok farklı bir medeniyet - kültür camiası içinde yer almalarına rağmen Batılı ülkelerin sahiplenmeye çalıştığı bir özelliktir. Lozan belgelerini inceleyenler İngiltere'nin temsilci heyet başkanı Lord Curzon'un ısrarla "İngiltere en büyük İslam ülkesidir" temasını işlediğini görür ve şaşırırlar. İngiltere Lozan'da, Türkiye'ye karşı "Mukaddes emanetler"in Araplara "iadesi"nin mücadelesini verir. Neredeyse Müslüman Türkiye'den daha çok "İslamcı" hüviyete bürünür. Çünkü İslamcılığın stratejik değeri vardır. Daha doğrusu İngiltere, "İslam'a karşı" konuşlanmak yerine, "İslam adına" konuşlanmayı, o dönemde Türkiye'ye karşı Ortadoğu İslam coğrafyasında zemin edinmek için zaruri tavır olarak benimser. Bizim İslam dünyasına soğuklaştığımız, rezervli davrandığımız ve Batılılaşma'yı kutsadığımız dönemlerdir o dönemler...

"Ortadoğulu olmak"tan söz edince, elbette, Ortadoğu'nun sorunsuz bir coğrafya olmadığını, bölge ile ilişkinin zorlukları bulunduğunu, özellikle Osmanlı döneminden kalma ve sömürgecilerin yönlendirdiği duygu birikimlerinin ilişkileri olumsuz etkileyebileceğini görmezden gelmek mümkün değil.

Ama, bu dünya ile ilişki Türkiye için olmazsa olmaz bir "stratejik derinlik" anlamı taşıyorsa, o dünya ile sorunlu ilişki Türkiye'nin güvenliğini zaafa uğratıyorsa, o dünyadaki kontrolsüz gelişmeler, bir gün mutlaka Türkiye'ye bedel ödetiyorsa, aksine o dünya ile iyi ilişkiler, Türkiye'yi stratejik anlamda başka dünyalarla ilişkide güçlü kılacaksa, ayrıca o dünya, büyük zenginlikler taşıyorsa, o zaman oturup, "Ortadoğulu olmak" gibi, "İslam'a ve onun kaynaklandığı farzedilen coğrafyaya - toplumlara karşı mesafeli" devrim dönemi tutkularının yönlendirdiği "nefret"ler üretmeden bu dünya ile ilişkileri geliştirme modelleri oluşturmaya çalışmak akıl kârı olur. Bu dünyaya, hiç olmazsa bir Batılı kadar duyarlı olmak beklenir akıllı diplomasiden. Soralım bakalım: Irak'a, Suriye'ye İran'a Amerika - İngiltere - Fransa - Almanya kadar duyarlı mıyız? Orta Asya'ya Rusya ve Çin kadar duyarlı mıyız? Bizim ihmal ettiğimiz coğrafyamızda, binlerce kilometre öteden gelenler, üstelik bu coğrafya ile hiçbir kalbi yakınlığı olmayanlar, bize karşı zihni sedler oluşturdular. Bir ara Araplar'ın zihni çalındı, şimdilerde Kürtler'in zihni çalınıyor ve biz hâlâ "Ortadoğulu olma"yı bir korku alanı gibi algılamaya zorlanıyoruz.

Amerika ile, Avrupa ile ilişkilerimizi geliştirelim. Batılı ülkeler kadar büyüyelim, çağın imkanlarından istifade eder hale gelelim. Ama bunu ideolojik bir saplantı haline getirip, bu uğurda her türlü çıkarın gözardı edildiği hastalıklı bir tutkuya dönüştürmeyelim. "Ortadoğulu olmak" korku, "Batılı olmak" da kara sevdalı bir duygusal - zihinsel tortuya dönüşmesin.

Şu soru bugün sorulmalıdır: Şayet Türkiye, Ortadoğu ve Asya ile çok daha derinlikli ilişkiler geliştirmiş olsaydı, gerek AB ile gerekse Irak geriliminde ABD ile bugünkünden çok daha etkili bir diplomatik mücadele sergileyemez miydi?

Erbakan'ın adı geçince ve D - 8'ler deyince dudak bükenler, hadi daha ilerisini söyleyelim, o yolu biçenler, bugün Türkiye'nin AB ve ABD ile ilişkilerde yaşadığı hüznün ve mağlubiyet hissinin mimarlarıdır dersem, haksızlık etmiş olur muyum? Herkes şapkasını önüne koyup her şeyi bir kere daha ve yeniden değerlendirmeli.


18 Nisan 2003
Cuma
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED