|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Sıra yemeye içmeye, zayıflamaya güzelleşmeye, gezip tozmaya, "Üçüncü Dünya Ülkesi" kalmayıp başını başka ufuklara çevirmeye, modern "yaşam tarzı"na filan gelince sıkı şekilde "Batılı", ama sıra Türkiye'nin AB yönünde yolunu kapatan en büyük engele gelince "KKTC'yi bölme harekâtı"! Türkiye "devlet" diye bildiği güçlere "reverans" yapılması gerektiğini aklından hiç çıkarmayan bu "utangaç muhafazakâr" gazetelerin rehberliğinde mi Avrupalı olacak?
Nihayet 16 Nisan'ı da geride bıraktık.... "Korkularımız"ı sürekli tekrarlamanın işin safahatını değiştirebileceğini sanıyorduk, ama olmadı... "Kıbrıs Rum kesimi", hem de Atina'da "Avrupa Birliği üyesi bir devlet" konumuna resmen kavuştu... Biz tabii ki yine ısrar edeceğiz; biz tabii ki yine AB üyesi bu devletten "Kıbrıs Rum Kesimi" diye söz etmeye (hep beraber; resmi açıklamaları ve medyasıyla) devam edeceğiz. Öyle görülüyor ki, elimizde son şans olarak kalan önümüzdeki yıl da böyle geçecek... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Kıbrıs "söylemi"ni giderek daha radikalleştirecek; Rauf Denktaş, ne olur ne olmaz diye hükümete yönelik yorumlarında çizmeyi daha bir aşacak. (Milliyet'ten Taha Akyol'un yazdığına göre, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Denktaş'ın Atina öncesi hükümete yönelik telkinlerini "Sayın Denktaş Türkiye'yi de mi idareye kalkıyor?!" diye yorumlamış. Hayırlı bir gelişme tabii ki...) PARÇALI MANZARA
Gelelim medyamızın Atina zirvesinde olup biteni nasıl değerlendirdiğine: Ülkedeki farklı merkezlerin Kıbrıs sorununa (ve Atina zirvesine) ilişkin birbirinden çok farklı değerlendirmeler yapmasına paralel olarak ülke medyası da haliyle "parçalı" bir manzara arzediyor. Atina zirvesini AB tarihinin "kara bir lekesi" olarak değerlendiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gibi düşünen gazeteler olduğu gibi, "Türkiye hiçbir zaman böyle zayıf, güçsüz, tepkisiz, her istenenin alınabileceği, her tavizi verebilecek bir ülke olmamıştır" diyen CHP milletvekili Onur Öymen gibi düşününler de var... İsterseniz bu cepheyi kimsenin hatırı kalmaması için "millici-ulusalcı" sıfatıyla tanımlayalım. Bu cephenin tam karşısında ise, sayıları az da olsa, Atina'dan gelen fotoğrafın günahını AB meselesi çıkalı beri ülkeyi yönetmiş olan hükümetlere yükleyen ve Türkiye'nin bir an önce Kıbrıs meselesini (ve dolayısıyla kendisinin AB üyeliği meselesini) çözmesi gerektiğinin altını çizen gazeteler bulunuyor. Ve (kabaca) nihayet bir üçüncü çephe: Biz bunları "utangaç muhafazakârlar" olarak adlandırmayı uygun bulduk. Bunlar "utangaç"lar, çünkü AB'yi ve Annan Planı'nı doğrudan karşılarına almaya yanaşmıyor; bunlar "muhafazakâr", çünkü Türkiye'nin Kıbrıs sorunu ve AB üyeliğiyle ilgili bugüne kadar yürüttüğü politikanın "muhafazası"ndan yanalar...
CUMHURİYET, RADİKAL, HÜRRİYET
Örnek mi? İsterseniz bu üç cenah için birer "tipik" örnek vermekle yetinelim: Birinci cenahı, yani "Kıbrıs Türk'tür Türk kalacaktır" cenahını en iyi, en tutarlı bir biçimde Cumhuriyet gazetesi temsil ediyor. İkinci cenahı, yani "Kıbrıs sorunu çözülsün, Türkiye'nin AB yolu açılsın" cenahını en iyi, en tutarlı biçimde Radikal gazetesi temsil ediyor. Üçüncü cenahı, yani "utangaç muhafazakârlar" cenahını ise en iyi, en tutarlı biçimde Hürriyet temsil ediyor. Şimdi de, ilk iki gazete derdini zaten çok açık bir biçimde ifade ettiğinden, içlerinde en fazla "enteresan" olan Hürriyet'e biraz daha yakından bakalım: Hürriyet son iki sayısına (16 ve 17 Nisan) doğrusu çok iyi hazırlanmıştı. Atina toplantısının gerçekleştiği gün, Irak savaşındaki "harekâtlar" yetmemiş olacak ki, sürmanşetten "KKTC'yi bölme harekâtı"nı ifşa ediyordu! Bu başlık, Yunanistan Başbakanı Simitis'in KKTC muhalefet liderlerini "Rum kesimi"nde toplantıya çağırması dolayısıyla uygun bulunmuştu. (Toplantıya katılacağını açıklayan Mehmet Ali Talat, "Parti olarak görüşmeden yanayız, şimdiye kadar görüşmemekle duvara tosladık" diyor.) Hürriyet'in bu Atina toplantısından hiç mi hiç hazzetmediği besbelliydi. Gazetenin toplantı sonrası (17 Nisan) tasarladığı başsayfa da tam "müzelik" denen türdendi. Ülkenin bütün gazetelerinin öyle ya da böyle "Atina"yı (mesleki zorunluluktan) birinci sayfalarına iri başlıklarla taşıdığı bir günde, Hürriyet manşet olarak bula bula "Türkiye vergi rekortmeni" ile yapılan bir röportajda karar kılmıştı! Ülkenin "en büyük" gazetesinin "kurnazlığı"na, "utangaçlığı"na, "muhafazakârlığı"na bir bakın... Peki Hürriyet "Atina"da olup bitene birinci sayfasında hiç mi yer vermemişti? Hayır o kadar da değil; yer vermesine vermişti ama şu küçücük haberle: "Rumlar hemen havaya girdi". Hepsi bu! Hürriyet'in Atina'da olup bitenle ilgisi bundan ibaret....
HÜRRİYET'İN YAZARLARI
Bu çerçevede gazetenin en büyük iki yazarının neler karaladıklarına da göz atmak icabediyor: Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi, "Dün çok önemli bir gündü" başlıklı yazısında ne yazık ki bu günün niçin "çok önemli bir gün" olduğunu açıklamayı unutmuş! Hatta öyle ki, "çok önemli" olduğu ilan edilen "dün" aktarılırken sütunun yarısına Barzani-Talabani meselesi bile sıkıştırılmış. Yani yazının tamamının Atina'ya ayrılması bile gereksiz bulunmuş... Ekşi'nin Atina toplantısından çıkardığı "moralite" şundan ibaret: "Türkiye ise, -keşke sadece sessiz ve mahzun kalmakla yetinebilseydi- yok saydığı bir devletin gerçekte var olduğunu gösteren törene katılıyor." Atina'dan çıkarılacak "ders" bundan ibaret... Ertuğrul Özkök'ün yazısı ise bir başka "utangaç muhafazakârlık" örneği. Hürriyet genel yayın yönetmeninin "Hüzünlü bir öğle yemeği" başlığı altındaki yazısından sadece "hüzün" dökülüyor. Ama bu öyle bir "hüzün" ki, okuyanların neye "hüzünlenmesi" gerektiğine hiç mi hiç değinilmemiş. Yazı okurlara, Atina zirvesinin gerçekleştiği gün Yunanıstan'ın Ankara Büyükelçisi'nin AB'nin eski, yeni ve istikbaldeki üyelerinin temsilcilerine verdiği bir öğle yemeğini anlatmakta. Yazıdan önemli bilgiler edinmiyorsunuz; kimler katıldı, yemek nerede verildi, yemeğe kim zar zor yetişti, vs. Yani yazı, siyasi bir analizden çok "Yaşam" sayfalarında karşılaştığımız türden bir yazıyı hatırlatıyor. Özkök'ün bu "hüzünlü" başlıklı yazısında yer alan tek siyasi yorum şundan ibaret: "Evet ilginç bir çelişki. Bir zamanlar 'kendi kaderlerini belirlemeyen' ülkeler artık üye oluyor. Ama 'kendi iradesi' ile üye olmak isteyen Türkiye, kendi kaderini tayin edemiyor." Bu kadar... Bu "çelişki"nin niçin çok mu çok "ilginç" bir çelişki olduğuna dair iki satır bile yok.... Çok yazık tabii... Sıra yemeye içmeye, zayıflamaya güzelleşmeye, gezip tozmaya, "Üçüncü Dünya Ülkesi" kalmayıp başını başka ufuklara çevirmeye, modern "yaşam tarzı"na filan gelince sıkı şekilde "Batılı", ama sıra Türkiye'nin AB yönünde yolunu kapatan en büyük engele gelince "KKTC'yi bölme harekâtı"! Türkiye "devlet" diye bildiği güçlere "reverans" yapılması gerektiğini aklından hiç çıkarmayan bu "utangaç muhafazakâr" gazetelerin rehberliğinde mi Avrupalı olacak? (K.B.) 'Sözünde durmayan Hülya'dan sonra 'Tombul Hülya…' 16 Nisan tarihli Milliyet'te okuduğumuz bir "Hülya Avşar" haberi, nedenini açıklayamıyoruz ama, bize iki hafta kadar önce gene Milliyet'te çıkan bir başka Hülya Avşar haberini hatırlattı. Haberleri size aktaralım, bu arada iki haber arasında mantıklı bir illiyet bağı kurabilirsek yazının sonunda açıklarız, yok eğer kuramazsak belki siz kurar, bize bildirirsiniz… Haberlerin taze olanından, "TOMBUL HÜLYA"dan başlayalım… Bir birinci sayfa haberi bu, sonra ikiye gidiyor ve orada çeyrek sayfadan daha fazla bir yer işgal ediyor… "Haber"in spotu: "Hülya Avşar, Roman havasına dayanamayıp oynadı; ekranda, kullandığı 'incelticiyle' nasıl görünecek bilinmez ancak elbisesinden taşan fazla kiloları gözden kaçmadı." "Haber"in girişi: "HÜLYA Avşar, şov programına konuk ettiği Adnan Şenses'in söylediği Roman havasına dayanamadı. Seyirciden aldığı kırmızı eşarbı başına bağlayan Avşar, Şenses'in 'Kavun' adlı şarkısı eşliğinde göbek attı. 'Roman kadını'na uygun görüntü için çiğnediği sakızı eline alıp uzatan Avşar'ın kıyafetinden taşan kilolar dikkat çekti." Haberin devam bölümünün başlığı da gayet yaratıcı: "İÇİ İÇİNE 'SIĞMADI'" Bu bölümde, Avşar'ın bir omuzunu gösteren bir "detay" ile onun yanında, sadece boynunu gösteren bir başka detaya daha yer verilmiş. Orada da şöyle deniyor: "Çekimlerinde 'inceltici' kullanarak televizyonda daha zayıf göründüğü söylenen Hülya Avşar, bu defa oldukça kiloluydu. 'Gıdısı', göbeği ile kolunun altındaki kilolar pembe elbisesinden 'taşıyordu." 'SÖZÜNDE DURMAYAN HÜLYA' Işte bu haber, bizi aldı iki hafta kadar önce gene Milliyet'te yayımlanan bir başka Hülya Avşar haberine götürdü. (Bakın neredeyse yazının sonuna geldik, hâlâ "çağrışım"ın nedenini anlayabilmiş değiliz.) İki hafta önceki haber, Doğan Music Company (DMC) yetkililerinin verdiği bilgilere dayanıyordu. Şirket sözcüsü, Hülya Avşar'ın, kendileriyle yaptığı anlaşmaya sadık kalmayarak son albümünü başka bir firmaya götürdüğünü anlatıyor, bu davranışı "etik bulmuyor"du… (Hülya Avşar'ın bu suçlama hakkındaki görüşünü bilemiyoruz, çünkü haberde onun görüşlerine başvurulmamıştı.) İşte yazının sonuna geldik ve "Tombul Hülya"nın neden "Sözünde durmayan Hülya"yı çağrıştırdığına dair hiçbir fikrimiz yok. Galiba en iyisi, iki haber arasında hiçbir illiyet bağının bulunmadığını ve "çağrışım"ın, zihnimizin bize oynadığı bir oyun olduğunu kabul etmek… Evet, evet, en güzeli bu… Gerek "Tombul Hülya" gerekse "Sözünde durmayan Hülya" sırf "haber değeri" olduğu için kendilerine yer bulmuştur Milliyet sayfalarında… Gazete, sırf "Halkın haber alma özgürlüğü"nü halk adına kullanabilmek için yapmıştır bu haberleri… (A.G.)
NE OLACAK BU MİLLİYET'İN HALİ Milliyet (16 Nisan): "SOL İÇİN 'YAŞAR KEMAL' FORMÜLÜ… SHP, DEHAP ve ÖDP'nin yer alacağı 'çatı partisi'nde genel başkanlık için yazar Yaşar Kemal'in adı geçiyor… Son genel seçimler öncesinde gerçekleştirilen birleşme turlarından sonuç alamayan sol, Nisan 2004'te yapılacak yerel seçimler öncesi yeniden 'çatı partisi' çalışmalarına başladı. İlk aşamada SHP, DEHAP ve ÖDP'nin yer alacağı yeni partinin genel başkanlığı için düşünülen isim ise yazar Yaşar Kemal oldu. Eşber Yağmurdereli, Orhan Pamuk ve Adalet Ağaoğlu gibi aydınların da bulunduğu oluşumla ilgili ilk açıklama önümüzdeki hafta İstanbul'da yapılacak. AKP'nin 3 Kasım'da yaptığı oy patlamasını dikkate alan ve yerel seçimlerde de aynı oy artışını göstermesinin 'Türkiye'nin geleceğini tehdit edeceği' düşüncesiyle başlatılan yeni parti çalışması, 'son iktidar projesi' adını taşıyor." Vatan (17 Nisan): "ÇATI PARTİSİ FOS ÇIKTI! Başkanlığını yazar Yaşar Kemal'in yapacağı iddia edilen Çatı Partisi'nden hiç kimsenin haberi yok… Nisan 2004 yerel seçimleri öncesi başkanlığını ünlü yazar Yaşar Kemal'in yapacağı; SHP, DEHAP ve ÖDP'nin içinde yer alacağı iddia edilen 'Çatı Partisi' fos çıktı. AKP'nin 3 Kasım'daki oy patlamasını dikkate alan ve yerel seçimlerde de aynı oy artışını göstermesinin 'Türkiye'nin geleceğini tehdit edeceği' düşüncesiyle başlatıldığı iddia edilen partinin oluşumunda Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu ve Eşber Yağmurdereli gibi isimler yer alıyordu. Ancak Çatı Partisi'nden kimsenin haberi yok. Ağaoğlu 'Böyle bir partiye katılımımız söz konusu değil', Pamuk ise 'Bu partiden haberim yok' diyor." (A.G.) SAYIN ÖCALAN'A 2 YIL HAPİS
Ağrı'nın Diyadin İlçesi DEHAP İlçe Başkanı Mehmet Nuri Sarı, Ocak 2003'te yaptığı bir açıklamada, aynen bir zamanlar dil sürçmesi sonucu Tansu Çiller'in dediği gibi, "PKK Genel Başkanı Sayın Abdullah Öcalan" dediği için (yani "sayın" dediği için) DGM'de iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmış. Olay bundan ibaret; ne dememizi bekliyorsunuz? "Yorumsuz" demekle yetiniyoruz.... Benzer bir "yorumsuz" olayı da Özgür Gündem (16 Nisan) bildiriyor: "'KADEK Genel Başkanı' dediler, tutuklandılar" / Aydınlara gönderdikleri mektupta, Abdullah Öcalan için 'KADEK Genel Başkanı' ifadesini kullanan DEHAP Mersin Kadın Kolları üyesi iki kadın tutuklandı." Haber gerçeği yansıtıyorsa yaşananları bu kez sadece "yorumsuz" değil, "tutarsız" olarak da nitelemek icabediyor, çünkü Özgür Gündem'in bu haberinin hemen altında yer alan başka bir haber şu cümlelerle başlıyor: "Yargıtay Ceza Kurulu, KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ın...." "Çok hukukluluk" denen şey böyle bir şey olsa gerek....
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |