|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ali Bulaç ve ekibinin çıkardığı Bilgi ve Düşünce dergisinde başlattığı, Zaman gazetesindeki sütununda birkaç hafta işlediği "Yeni-İslâmcılık" tartışması, internetteki e-gruplardan sonra (dostum Kemal Ersözlü'nün moderatörlüğünü yaptığı Varoluşbilinci e-grubu bunlardan biri), şimdi de kartel medyasına taşınmaya başlandı. Ve dünkü Hürriyet'in Pazar ekinde (Metin Yüksel'in hazırladığı bir dosya ile) "Siyasal İslâm'ın Sonu, Yaşasın Yeni-İslâmcılık" başlığıyla kitlelerin gündemine girmiş oldu. Bilgi ve Düşünce'de bu konu işlenince ben bu meselenin kısa bir süre içinde Türkiye gündemine taşınabileceğini düşünmemiştim. Yeni-İslâmcılık tartışmasının "mimarı" gibi gözüken Ali Bulaç'ın Hürriyet'teki açıklamalarını görünce biraz irkildim açıkçası. Şöyle diyor Bulaç: "Bu tartışma genişletilmeli. Bu bir dönüşüm tartışması... Başka aktörlerin de bu tartışmaya katılması lazım. Laik, liberal hatta Kemalist aydınların da bu tartışmaya katıkıda bulunmaları gerekiyor." (!?) Peki, dönüştürülmek istenen şey ne? Elbette ki, İslâmcılık. Neden böyle bir şeye ihtiyaç hissediliyor? Bu sorunun cevabını Bulaç, ve ekibinden Yalçın Akdoğan ile Kadir Canatan şöyle veriyorlar (onların ifadeleriyle ama özetle aktarıyorum): Yeni dünya şartlarında eski söylemler anlamsızlaşmıştır. Çatışmacı ve kutuplaştırıcı değil uzlaşmacı temele dayanan kalıcı ve hatta nihâî bir modele ihtiyaç var (!) Bunlar bence son derece yanlış ve de sonuç itibariyle tehlikeli şeyler. Dün Batıcılar'ın söylediklerinin, bugünün neo-liberal postmodern söylemlerle beyinleri tarumar olan pergelini şaşırmış İslâmcıları tarafından tekrar edilmesi. Burada can alıcı sorun şu: Müslümanlar'ın bu dünyaya kendileri olarak söyleyebilecekleri özgün, esaslı bir şey yok mu? Müslümanlar da dün Batıcılar'ın yaptıkları gibi Batı'da üretilen söylemleri burada ikinci kez ve de son derece berbat bir şekilde tekrarlamaktan başka bir şey yapamayacak durumdalar mı sahiden? Ne'yle çatışmaya veya kutuplaşmaya girmeMemiz ve uzlaşmamız isteniyor? Elbette ki küresel neo-liberal söylemlerle ve bu söylemleri üreten neo-pagan/seküler Batı hegemonyasının kodlarını, kavramlarını ve kurumlarını otoriter bir şekilde algılayan ulusal statüko ile uzlaşmamız isteniyor bizden! Peki tüm bunlar ne anlam ifade ediyor, neyi gösteriyor bize? Elbette ki, bizi son derece ürkütücü şekillerde ayartan, pergelimizi şaşırtan, zihnimizi körelten, bakışımızı sakatlatan, her şeyi şaşı görmemize yol açan yakıcı ve yıkıcı bir özgüvensizlik sorunu yaşadığımızı ve iflah olmaz bir yenilgi psikolojisinin pençesinde traji-komik bir şekilde kıvrandığımızı gösteriyor. Nasıl Batıcılık, yenilgi psikolojisinin bir ürünü idiyse, bu Yeni-İslâmcılık numarası da aynı şekilde yenilgi psikolojisinin bir üründür. Peki, Yeni-İslâmcılık numarası nereden çıktı? Neyin "ses"i, neyin "fes"i? Hatırlarsanız Ali Bulaç, bir zamanlar "İslâmcılık bitti" demişti. Daha sonraları bu söyleminden vazgeçer gibi olmuştu. Ama öyle anlaşılıyor ki, "İslâmcılık bitti" lafı laf olsun diye söylenmemiş. Yeni-İslâmcılık tartışmasını ortaya atabilmek için gerek duyulan bir adımmış bu! Burada bir komplo teorisinden filan sözetmiyorum. Bizzat yaşanan bir süreçten sözediyorum. Yaşanan süreç ne peki? Neo-liberal postmodern söylemlerin etkisi ve itkisiyle "zihinsel bir savrulma", bir kayma, bir "kabızlık hâli" yaşanması süreci. İşte bu travmatik süreç, bazı insanları -bilerek veya bilmeyerek- küresel konjonktürleri meşrulaştıracak ve muhkemleştirecek yeni projeler icat etme gayretkeşliği içine girmeye sürüklüyor. Peki, ne bu? Traji-komik bir özgüvensizlik sorunu yaşayan ve sonra da her yapıp ettiği şeyi yenilgi psikolojisi üzerine kurmaya çalışan insanların içine düştükleri tıkanmışlık, kıstırılmışlık; zenci veya azınlık psikolojisi hâl-i pür melâli. Yani hiçbir zaman Özne (kendisi üreten, kendisi tanımlayan, kendisi belirleyen, kendisi konuşan, kendisi söyleyen, söz ve iddia, asâlet ve şahsiyet sahibi) olamayan, Özne olma çabası gösteremeyen, sürekli olarak Nesne (tüketen, tanımlanan, belirlenen, Batı'da konuşulanı konuşan, Batı'da söyleneni söyleyen ve papağan gibi tekrarlayan, söz ve iddia sahibi olamayan, söz ve iddialarını terkeden ve "asalak") olmaya (ve donakalmaya) mahkûm olan acınası bir hâlet-i ruhiye. Oysa bu arkadaşların kavrayamadıkları can alıcı nokta şu: Biten ve dönüştürülmesi gereken şey İslâmcılık değil; neo-pagan/seküler, uygar barbar Batılı paradigmadır. (Biz ne kadar "İslâmcılık bitti" gibi lâflar edersek edelim; Batılılar ve yerli laikçiler vesaire biten şeyi İslâm olarak algılıyorlar. Bunu da bir kenara not edelim). Dün, Batı veya Avrupa-merkezciliği İslâmcı söylemler çökertmişti. Yine, sömürgeciliğe karşı en esaslı ve de destansı direniş ve varoluş mücadelesini İslâmcı hareketlerin başını çektiği Müslüman toplumlar vermişti. Bugün bir taraftan demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi ayartıcı sloganlar atıp, öte taraftan da dünyayı "babalarının çiftliği" hâline getiren, orman kanunlarını hâkim kılmaya çalışan; haksızlığı, hukuksuzluğu, açgözlülüğü meşrulaştıran; doğa, insan, kozmik dünya ve Tanrı arasındaki ilişkileri tarumar eden neo-pagan ve seküler Batılı modern veya postmodern paradigma (her ne zıkkımsa artık) iflâs etmiştir. Neo-pagan ve seküler Batılı kodlara, hegomanya ve yeni-sömürü biçimlerine direnebilecek, üstüne üstlük de insanlığın sorunlarına evrensel ve küresel cevaplar üretebilecek tek esaslı medeniyet tasavvurunu İslâm'ın sunacağı artık anlaşılmıştır. Böyle bir ortamda İslam'ın dünyanın sorunlarını anlamlandırma ve cevap üretme dinamizmini, imkânlarını ve potansiyelini berhava edecek, tuzla buz edecek Yeni-İslâmcılık gibi Müslümanlar'ı Nesneleştiren projelerle uğraşmak, Batılılar'ın İslâm'ı protestanlaştırma projelerine çanak tutmaktan ve su taşımaktan başka bir işe yaramayacaktır. Ali Bulaç ve ekibinin izledikleri yol, "çıkar yol" değil; çıkarcıların küresel çıkarlarını azamî düzeye çıkarmalarına yarayacak bir çıkmaz yoldur! Bu tartışmayı garpzede-şarkzede meseleleri ekseninde Çarşamba günü de sürdüreceğim...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |