AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Kar kelebekleri

Bu hikâyeyi mutlaka yazacağım diyordu ne zamandır. Sonunda muradına erdi. Nusret Özcan, Sarıkamış'ı anlatmaya başladı. Uzun hikâyeden kısa bir bölüm alıyoruz. Gerisi Dergibi.com'da...

Kar lapa lapa yağıyordu; daha şimdiden epey doldurmuştu. Gazi Emin Efendi gözlerini kısmış öylece yürüyordu. O böyle soğukları, böyle karları ne çok görmüştü! Şimdi de yüzüne yüzüne yağıyordu kar. Emin Efendi korunmak için başını eğiyor, geçen insanların bıraktığı izlerle yer yer bozulmuş karlara bakarak yürüyordu. Çocukların, gençlerin neş'eli çığlıkları bu Ramazan akşamını bir şenliğe çeviriyor, kar yağışı; birdenbire genişleyen ve tam bir sabır imtihanı olan iftara yakın şu saatleri, bu akşamlık, onlar için şimdi muhteşem bir teselliyle avutuyordu.

Kar yağıyordu, Emin Çavuş yürüyordu...

Bozgun öncesiydi.

Memleketin başı dertteydi...

Hâlâ sevkiyat yapılıyor ve her geçen gün yeni yeni askerler katılıyordu aralarına. Şehir hemen hemen her gün gelen askerlerle ve muhimmat taşıyan at, eşek, katır, kadana ve at arabası kâfileleriyle hareketleniyordu.

Keskin bir soğuk ve ağır bir sisin içinden, bir masal aleminden geliyormuş gibi şehre giren bu kafileler, ağızlarından burunlarından çıkan dumanlarla o masal havasını hiç bozmadan geçiyorlardı şehirden. Yükleri taşıyan mekkâreler, askerî konaklarda kısa aralıklarla dinlenip sonra tekrar hiç bitmeyecekmişçesine uzayan yollara dökülen neferler bıkkınlıkla yürüyor ve hayâl insanlar gibi sisin içinde kayboluyordu.

Bu kervanlara en çok çocuklar seviniyor, onlara "Yaşayın! Varolun!" diye seslenerek alkışlıyordu. Bu sevkiyat onlar için yeni bir eğlence olup çıkmıştı. Birbirlerine topları, askerleri, tüfekleri, zabitleri, zabitlerin nişanlarını gösteriyor, aralarında birşeyler konuşuyorlardı sevinçle.

İyice takâtsiz kalmış yük hayvanları, başlarını bir aşağı bir yukarı indire kaldıra, ağır ağır ve uyuklar gibi yürüyordu. Çocuklardan bazıları birlikleri takip ede ede mahallelerinden uzaklaşıyor ve sonra bundan birden vazgeçip heyecanla geriye dönüyordu. Bazen iyice örtünmüş kadınlar, askerlerden sakına sakına çocuklarını gelip buluyor ve onları duyulur duyulmaz seslerle azarlayarak kollarından tutup götürüyordu. Öksürükler ve iniltiler içinde ilerleyen yorgun neferler onlara gülümsüyor, ara ara yanlarına kadar sokulan küçüklere peksimetlerinden veriyor, başlarını okşuyordu. Askerlerin çoğu bacalardan tüterek sisin içinde ayrı bir tabaka oluşturan dumanlarla sılayı hatırlıyor ve dalgın yürüyüşleri iyice kederleniyordu.

BİLİMSEL AÇIKLAMA

Jeoloji Mühendisleri Odası, Gökova Körfezi'nde yaşanan depremler doğanın bir uyarısı olarak kabul edilerek, jeolojik tehlikelere karşı yerleşimleri koruyucu çalışmaların aksatılmadan yürütülmesi gerektiğini belirtti.

Elbette! Her deprem bir uyarıdır!

Yalnız, bu noktada biz de bir uyarıda bulunmak zorundayız.

Aman dikkatli olun!.. İlahi uyarı falan demeyin de, ne derseniz deyin!

İster doğanın uyarısı, ister akbabanın uyarısı; hiç farketmez!

Durup dururken başınıza dert almanın âlemi yok!

Doğanın uyarısı deyince, bilimsel oluyor açıklamanız.

Öbür türlü bir açıklamanın ne olduğunu hiç sormayın.

Düpedüz gerici.

İmam, papaz yahut haham bile olsanız, depremleri ilahi uyarı olarak değerlendirmek sakıncalı.

BİLMEZ MİYİZ?

Baba ile oyun oynamak sıkıcıymış. Çünkü hep o kazanıyormuş.

Bunu bizden iyi kim bilebilir?
Kırk yıl oynadık.
Hep o kazandı, biz kaybettik.


6 Ağustos 2004
Cuma
 
MEHMET ŞEKER


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED