AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
İnkılabın serpuşu adına....

O bir bilim adamıydı. Ne derse adeta bir "kanun" hükmündeydi. Ne tür bir rapor verirse versin, o, artık bir "bilirkisi raporu " değil de, bir "kaziye-i muhkeme" olarak bütün mahkemeleri dolaşırdı.

Hele l982 Anayasası'ndan sonra, TCK'nın l63. maddesine aykırı gördüğü eser ve yazılardan ötürü, verilecek cezada, bilirkişi beyanında suç unsuru görülürse, artık ceza 7.5 yıldan başlıyordu.

Biz, son düzenlemeden önce verilen bilirkişi raporu doğrultusundaki "TC devletinin siyasi, içtimai ve iktisadî esaslarını dinî esaslara uydurmak gayesiyle eser ve yazı yazmak"tan ötürü hapis cezasını çekmişiz, bu sefer de l984'de üçüncü kez basılan bir eserimden ötürü yine bir "ehl-i hibre", yani bir "bilirkişi" bu sefer de kitabımdaki, "Yürüyenler ve Sürünenler"deki bir başlıktan "İnkılabın serpuşunu giymemek için ölümüne kadar evinden çıkmayan mefessir" den, dolayı altı sene üç ay mahkümiyet ve iki buçuk yıl da Konya'da sürgün cezası yememizi sağlamıştır.

Şükür ki, bütün uğraşmalar sonucunda, Sıkıyönetim'in verdiği görevsizlik kararı, DGM'ye intikal etmiş olan dava, Gülhane'deki "Askreri Rüştiye" binasının içindeki salonda, yukarıda zikredilen ceza ile son bulmuşsa da, Yargıtay'ca bozulup, tekrar İstanbul Ağır Ceza'da sorgulama aşamasına getirmiş olduk.

Amma tıpkı "Sefiller"deki "Jan Valjan"ı takip eden komiser "Jerar"i gibi, "bilirkişi ve raporu" da bizi takip ediyordu.

Bir türlü "tek kişilik bilirkişi" raporunun üstesinden gelmek için "çok kişili bilirkişi" gibi bir uygulamaya gidemiyorduk.

Bu sefer de adı geçen "inkılabın serpuşu" meselesindeki zatın ahfadından birini bulmak ve o yolda birkaç belge veya kanıta ulaşmak gayreti de boşa çıkmış oldu. Zira, bu "müfessir"in adı, Elmalılı Muhammed Hamdi (Yazır) Efendi idi.

En küçük oğlunun izini bulmuştuk. Çocukluğu Fatih'te Kıztaşında geçmişti. Meğerse, "bilirkişi"yle çocukluk arkadaşı imişler. Bu meşhur "bilirkişi" de Alasonyalı bir "müderris"in soyundan geliyordu. Onun için, onun aleyhine delil olacak bir hareketi olmamalıydı ve Erenköy'e göçten sonra, bir daha irtibat kurmamışlardı. Amma, "bilirkişi" Kıztaşı'nda babadan "müntekil" olan ve Ali Emiri Kütüphanesi'nin yanında bulunan apartmanda İTÜ'de prof. olan kardeşle, birlikte yaşayıp gidiyordu.

Onun için, hiç kimse hiçbir şekilde, mahalle arkadaşı için, babalarının lehinde olsa bile, aykırı "delil"lere prim vermesi mümkün değildi.

Adam da bir daha himmet arayışımıza karşılık vermemek üzere "sırra kadem" bastı.

Ve böylece, bu "özgün bilirkişi"nin DGM'de görülen davamızdan ötürü verdiği raporla "kocaman bir ceza" yemiş olduk.

İşte bu bilirkişi geçen gün, 86 yaşında vefat eden, "hocaların hocası" ordinaryüs profesördü.

Böylece 27 Mayıs l960'dan beri sürüp gelen devrimci karakterli "ordinaryüslük payesi"nin son halkası da çözülüp gitmiş oldu.

Amma üzerinde bir "kul hakı" varsa, onu ne yapacak, diye merak ediyoruz. Zira ki, bir insan bu âlemde "nik ü bet/ iyi ve kötü" ne yaparsa, karşılığını bulmalıdır. Yoksa, şairin dediği gibi, ceza evladına miras kalırsa ne yapılır acaba?

Yedi sekiz asır önce yaşamışların ve devlet kurmuşların yurdundaki geziden on gün sonra Türkiye'ye geldiğimizde, bir kerre daha Karakurum'daki eski Budist tapppınağının hâlâ ayakta ve Buda heykelinin önünde Budistler'in secdeye vardığı bir ülkeden, Cengiz Han'ın Torunları'nın ucsuz bucaksız topraklarında 4-5 yaşlarında at sırtında koşan çocukların yanında, Türkiye'deki çocukların ise, hâlâ yerlerde sürünüp, mikroplarla uğraştıklarını görmenin hüznünü yaşadık...

Onun için derler ki: "Nik üb bet, herkes bulur âlemde elbet ektiğin.. Kendi bulmazsa ceza miras kalır evladına..."

Amma bizim hâlâ bir türlü özgün ve düzgün bir hayata kavuşmuş olmamamızdan dolayı da, atalarımızın bize ne de çok ceza ve hak gasbı bıraktıklarını düşünmekten kendinizi alamadık...

Bir "serpuş" uğruna nice mihnet ve cefalara maruz kalmışız. Cengiz Han'ın Torunları da aynı belaya mübtela olmuşlardı. Amma, Ulanbator'daki "Lenin Müzesi" artık bir harabeye dönüşmüş, sosyalist bir partinin genel merkezi olma özelliğinden başka bir kıymet-i harbiyesi kalmamıştır.

Tarih hükmünü sürdürüyor, binlerce yıllık "Dinozor" kalıntıları da, Ulanbator'daki milli müzede sergilenen "isketletleri"nden insanlık ibret alsın diye, sergileri gezmek için,binlerce km uzağa gitmeye gerek yoktu.

Bunun uzantıları, İstanbul'un surları dibinde yığılıp kalan Bizantinist atıklarda çokça görülür.

Öyle ki, hayat, her yerde aynı şekilde hükmünü icra ediyor. Kimi yerde harareti gidermek için "kımız, kimi yerde de "elma suyu" yerine "viski" içilir. Amma hiçbir yerde değişmeyen şey, yakacak maddesi oluyor: Hayvan dışkısı Anadolu'da olduğu gibi Orhun Vadisi'nde de "tezek" olarak kurutulup kışın sıfırın altında 45 derecede ısınmak için "yakıt" olarak kullanılır.

Hasılı her canlı, belirli bir zamandan sonra, ısısını kaybeder ve donmuş bir halde, yerin dibinde, gelecekte araştırmacıların kazmayı tepesine vuracakları anı bekler durur...

On gün içinde bunu, "Türlerin ana yurdu" için yaptığımız gezide olduğu gibi gördük ve aynı olayların "Batı Türki"de de sürdüğünü görmekle pek farklı bir coğrafyada serencam/macera peşinde koşmadığımızı anladık... Vesselam...


www.sadikalbayrak.com

6 Ağustos 2004
Cuma
 
SADIK ALBAYRAK


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED