|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
| ||
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Siyah beyaz Türk filmlerinde, çoklukla güzelim konaklarını terk edip apartman dairelerine çıkan zengin kadınların kullandığı bir replikti "Biz tatilimizi Paris'te geçireceğiz, şekerim". Ya evin salonunda, kristal avizelerin altında ve mutlaka ayakta, uzun ağızlıklara takılmış sigaralarını tüttürüp içkilerini yudumlarken ya da kuaförde manikür, pedikür yaptırırken tekrarlarlardı. Filmin bütçesi elvermiş ise, Paris'te geçen mutlu günlere dair birkaç sahneye de filmde yer verilir, yok eğer bu mümkün olmamış ise, hiç değilse kahramanın Paris'e gidip döndüğünün ispatı olsun diye uçaktan inerkenki hali gösterilirdi. Merdivenlerden inen 'hanefendi'nin başının üzerinde geniş kenarlı bir şapka, gözünde güneş gözlüğü olurdu. Başka Avrupa başkentlerinin adı da geçerdi elbette ama, bu filmlerde tatil Paris demekti. Bol paraya, görgüye ve vizyona işaret ederdi. Daha sonra filmler renklendikçe, filmlerdeki tatil mekanları da, replikler de çeşitlenmeye başladı. Avrupa toprağı çiğnemek, sınıf farkını belirtmek için en ideal tatil olarak önceliğini korusa da, tatilin başka yerlerde geçirilebileceği de örneklenir olmuştu. Adalar başta olmak üzere yeşilin, mavinin ve güneşin bir arada olduğu mekanlar tercih edilirdi yaz ayları sekanslarında. Hulusi Kentmen gibi kalantor beylerin ağaçlı bahçeler içinde, beyaza boyalı, verandalı, kameriyeli evleri olurdu. Evin hanımı ve şımarık kızı, hareketli İstanbul hayatından uzaklaşmak istemez, ille de tatile gidilecekse neden Paris'e ya da Roma'ya gidilmediğini bir türlü anlayamaz ve burun kıvıra kıvıra gitmek zorunda kalırlardı. Filiz Akın ya da Hülya Koçyiğit'in bedeninde cisimleşen kırılgan kız, istemeden geldiği bu mekanda Göksel Ersoy'a ya da Ediz Hun'a sırılsıklam âşık olur, filmin sonunda da, güneş batarken iskelesinde el ele tutuştuğu, faytonlarına bindiği, sık ağaçlı korularında diz kırarak koşuşturduğu tatil mekanından ayrılmamak için gözyaşı dökerdi. Tatilin 'memleket'e tekabül edişi epey sonraları, göç olgusunun Türk sinemasına girişiyle gerçekleşti. Fabrika işçisi yıllık izninde, maaile kopup geldiği köyüne döner, günlerini baba toprağını işleyerek geçirirdi. Eğer memleket hasretiyle kavrulan ve işini doğrultamamış biriyse, aslanın ağzındaki ekmek ve İstanbul'un karmaşası değişmez sohbet konusu olurdu. Yok eğer İstanbul'un taşının toprağının altın olduğunu tecrübe edebilmiş biriyse memleketinde tatil yapan film kişisi, omzunda teyp gezdiren, fötrlü 'Alamancı' kılığında dolaşırdı köyünün sokaklarında. Ege ve güney sahilleri ise 80 sonrası sinemasının tatil mekanları olarak çıktı karşımıza. Disko kültürünün gençler arasında popüler olduğu bir dönemin filmleriydi bunlar ve büyük şehirlerde her ne varsa yazlık versiyonu da taşınmıştı buralara. Bikinili hafif tombul kızlarla, mayolu gençler gündüzlerini kumsalda güneş altında, gecelerini diskolarda terleyerek geçirirlerdi. Eroin partileri bu filmlerin vazgeçilmez sahneleri arasında yer alırdı mutlaka. 90'lar sinemanın değil, televizyonun yıllarıydı. Önceki on yıllarda çekilen filmlerin televizyon kanallarında sıkça yayınlandığı bu yılların yaz aylarında, yerli diziler de üzerlerine düşeni yapar, aynı kadroyla dizinin bir de tatil versiyonunu çekerlerdi. Turizmin 'beyaz altın' olduğu klişesinin dilden düşüp uygulamaya geçtiği yıllar boyunca gazeteler ve dergiler gibi televizyonlar da, tüketim kültürüne endekslenmiş tatil anlayışını vazgeçilmez olarak yerleştirdi zihinlere. Beş yıldızlı otellerde, tatil köylerinde dakikası bile boş bırakılmadan programlanmış, paketlenmiş tatillerin hediyesi dolar üzerinden belirtiliyordu reklamlarda. Bronz tenli, moda mayolu kalabalıkların güneş yağlarıyla birlikte hafif tatil kitaplarını yanlarından eksik etmedikleri, bol animasyonlu eğlence ve müzik sesi yüksek bar demekti artık tatil.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |