|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkçe'nin rüyası, farkında olalım ya da olmayalım, bilincimize dikilmiş bir bayraktır. Türkçe bizi, kendimizden, kendi zihin ve kültür dünyamızdan başlayarak yeni bir fütuhat devrini başlatmaya, konuşmaya zorluyor! Buna, Türkçe'nin rüyasını kudretli bir ifadeyle beyan etme ve bu rüyayı gerçekleştirmenin yaratıcı cehdi demeliyiz.
CEVDET KARAL *
Türkçe'nin rüyası, günlük hadiselerin alelade bir yankısı değil. Bir izdüşümler yumağı değil. Sıradanlıklar cangılının uğultusu içinde görülmüş tuhaf manzaralar değil. Dilin tüm şuurdışının baskısı, içten içe kaynayışı ve fışkırış azminin bayrak açışı.. Türkçe'nin rüyası, biz farkında olalım olmayalım, bilincimize dikilmiş bir bayraktır. Türkçe bizi, kendimizden, kendi zihin ve kültür dünyamızdan başlayarak yeni bir fütuhat devrini başlatmaya zorluyor. Bugün bulunduğumuz noktada, kapılarından içeri dolduğumuz kavrayışla ruhumuzun yakıcı enerjisinden doğan söz şudur: Türkçe bizi konuşmaya zorluyor! Türkçe bizi sözümüzün geçerli olduğu alanı büyütmeye mecbur ediyor. Buna, Türkçe'nin rüyasını kudretli bir ifadeyle beyan etme ve bu rüyayı gerçekleştirmenin yaratıcı cehdi demeliyiz. Türkçe'nin rüyası bir kudret rüyası Türkçe'nin rüyası geçmişe bakış, geçmişi yeniden yorumlayış, zaman içinde oluşan düğüm ve ketlenmelere bilinçsizce bir çözüm arama rüyası değil. Türkçe'nin rüyası geleceğe yönelmiş bir niyetin ve kudretin rüyasıdır. Yani, rüyanın manevi iklime ait görüngülerinden biri... Dilimizin bir rüyası olduğunu anlıyor, bunu hissediyor ve işaretlerini görüyoruz; geleceğe ilişkin bu niyetin kültür ve edebiyatımızı yönlendiriş çabasını da sezebiliyor, seçebiliyoruz. Batıcı, diktacı zihniyet sahiplerinin dilimizi bir medeniyetin dili olmaktan çıkarıp, ondan tüm dikkatlerini Avrupa kültürüne ve onun kaynaklarına yöneltmiş, temelde onları içselleştirmeye odaklanmış bir iletişim aygıtı yapma girişimlerinin, diğer bir ifadeyle Türkçemizin laikleştirilmesi projesinin sebebiyet verdiği ketlenmeler, düğümlenişler; istenilen sonuçları tam olarak yaratmamıştır. Bir lehçesinde bir kelimesi ("tapmak") ibadet etmek anlamına gelirken, diğer bir lehçesinde aynı kelimenin arayarak bulmak (ve bulduğunu hissetmek) anlamında kullanıldığı bir dilin, canlı hafızası ve kavramsal kodlanışı bakımından, böyle bir projeyi asıl can alıcı yönüyle hüsrana uğratması elbette kaçınılmazdı. Fakat öte yandan, dil kendi sürekliliği, canlı ve doğal bünyesi ile, bu kasıttan yararlanma yoluna gidecekti. Müdahale ve refleks, sonuçta, birlikte işledi. Dilimizin, yaşadığı bu kıyıcı süreçten, kayıpları karşısında kazançları da oldu: Türkçe, onu bekleyen anakronizm tehlikesine düşmeden, yerli çağdaş düşüncenin söylemini inşa yoluna gitti. Kültürel ve edebi yaratıcılıkta ise, başka bir yöne doğru tasarlanmış yeni bir başlangıç uğruna inşa edilen yoksulluğu varsıllığa çevirme girişimini başlattı. Bu neye benzer? Yakılıp yıkılan, doğal bitki örtüsü, özenle yetiştirilmiş ağacı ve çiçeği tahrip edilen bir arazide, o eski bitki örtüsünün; sanki sadece ayrık otları temizlenmiş gibi, yeniden neşet etmesine benzer. Nitekim Türkçe, bu talihsiz deneyimden sonra, gıdasını kendi toprağından almayan, yapay yollarla beslenen hiçbir şair ve yazarının kökleşip yaygınlık kazanmasına izin vermedi. Edebi dil, bu dilin sahibi olan milletin manevi alemiyle derin ve kuvvetli bağlar kurabilmedi. Aygıtlaşan dilin de yardımıyla maneviyattan koparılan edebiyatın en önde gelen yaratıcıları bile yaptıklarının teknik bir üretimin ilerisine geçip milletin kalbine nüfuz ettiğini görme bahtiyarlığına asla eremediler. Hadiselerin bu şekilde gerçekleşmesi, kimilerinin zannettiği gibi, dilimizin bir zaafı ya da bugünkü şekliyle bir elverişsizliği değil, tam aksine dilin kudretidir. Bir rüyadan ilham almak Türkçe yalnız bir işaretler sistemi, insan zekasının uzun bir tasarımı olan bir iletişim aygıtı değil; inanıyoruz ki, ilahi vahyin, o büyük tecellinin bir parçasıdır. Türkçe, neye maruz kalırsa kalsın, iradesi olan bir dildir. İman etmiş, imanında kuşkuya düşmemiş, zaman zaman başgöstermiş arızalarını ise kudretli yaratıcılarının elinde tamir etmiş bir dil.. Bugün Türkçe'nin rüyasından haberli olanlar, bu rüyayı duyup yaşayanlar, ilhamını bu rüyadan alanlar; kalemlerini bu rüyadan gelen seslerin ikliminde işletiyorlar: Türkçe'nin rüyasından Tanrı'dan başka ilah olmadığına, Muhammed (SAV)'in onun kulu ve resulu olduğuna şehadet sesi geliyor. Bir rüyası olan Türkçe, atılım gücünü, kudretli bir kültürün dili olduğu günlerdeki gibi yine Tannrı'yı birleme ve ululama sesleriyle ifade ediyor. Türkçe, bu sesleri göğsünde birer atış halinde taşıyarak, gayesinin bayraktarlığını bu seslere vererek yeni bir atılıma girme arzusuyla kıvranıyor. Yüz yıllık tecrübe bize şunu gösterdi ki; Türkçe ancak bu şekilde ufkunu tüm dünya olarak tayin edebilir. Hep yapılageldiği, bir tasarı olarak hayata geçirilmeye çalışıldığı şekilde dilimiz bu sesleri bünyesinden atmaya kalkarsa, şahdamarını da kesip atmış; basit organizmalı bir varlığa dönmüş olur. Türkçe, bunu yapacak, yapılmasına izin verecek bir bahtsız değil. Dil, kültürün bir yaratıcısı ve yoğurucusu olduğu gibi, aynı zamanda onun yansıdığı bir büyük varlık aynasıdır. Türkçe bu bakımdan sislerle, buğularla kapanmış bir aynaya benziyor. Fakat onun karşısına geçip, karamsarlığa kapılmak, felaket tellallığı yapmak en mesafeli, en dikkatli bir ifadeyle, aymazlıktır. Dilin şiiriyetini kaybettiğini, bu dilin imkanlarıyla derin ya da görkemli şiire varılamayacağını, bu dilin onu derinleştirip geliştirecek, ona tayin edilmiş resmi sınırları yıkıp geçecek büyük şairler yaratamayacağını söylemekse, ancak, bir zihinsel maluliyet olan sağcılığın o kendine özgü anakronizmi içinde ifadesini bulacak, ve yine ancak sağcılıkla yan yana getirilebilecek sığlıkta bir görüştür. Eğer bu istikametteki görüşler ciddiye alınacak olsa, önce "dilin şiiriyeti" ifadesi üzerinde durmak gerekir ki, burada da görülecek ilk şey, ifadenin kendisinin yaratıcılığı değil kalıbı ve tekrar'ı merkez aldığıdır. Modern Türkçe edebiyatın sol cephesi, hiç olmazsa, şiirde tanrılaştırdığı Nazım Hikmet'i model alabilme cesaretini gösterdi; arka arkaya birkaç nesil yücelttikleri o duvara çarpıp onun dibinde can verdi. Sağ cephe ise, zihniyet ve yaratıcılık alanında onu sakatlayan anakronizm içinde, Yahya Kemal'in ilerici modern tarafını keşfetmeye bile cesaret edemedi. Türk sağı şairsiz kaldı, "oruçsuz ve neşesiz"liğin estetik hazzıyla avundu. Bu bakımdan, bu boş ve nesneleştirdiği şeyin kavrayışından da yoksun avuntunun, gelip dayandığı çaresizlik içinden bir atılım arzusu taşır gibi saldırıya geçmek istemesinde şaşılacak bir şey görmüyoruz. Büyük edebiyatın inşaası için Bizim inancımız şudur ki, Türkçe maneviyatını koruyorsa, -ki sadece dindar halk argosunun ifade ettiği tepki bile buna yeterli bir kanıttır- şiirin, düşüncenin ve aksiyonun tüm ifade imkanlarını da taşıyor demektir. Varsın, iklimini yitirmiş kuşlar gibi can cekişen, yetenekleri tartışılır birkaç sağcı şairin seslerini imha etsin. Şair odur ki, sözü, toprağı ve bahçeyi yeniden yeşertir.. Türkçe'nin rüyası.. Bu rüya, yeni bir kültürün yaratılması, dilimizin tüm lehçelerini, Türk dili ailesinin her bir üyesini buluşturacak bir büyük edebiyatın inşasıdır. Büyük Türkçe Edebiyat, Büyük Türkçe.. bu ancak, İstanbul Türkçesi merkezinde gerçekleşebilecek ve ancak İstanbul Türkçesi'nin görebildiği rüyadır.
O halde İstanbul Türkçesi'yle yarattığımız edebiyatın, dilimizin tüm şekillerinin içerip taşıdığı birikimi, deneyimi kendine mal etmesi, bunu o rüya doğrultusunda ayıklayıp bünyesine dahil etmesi, bu dilin yer yer önemli farklılıklar da gösteren bütün coğrafyasında ise İstanbul Türkçesi'ni kültürel ve edebi yaratıcılığın üst dili konumuna yükseltmesi gerekiyor. Edebiyatımız, edebiyat alanındaki yaratıcılarımız böylesine büyük bir idealle, böylesine görkemli bir sorumlulukla karşı karşıya...
|
|
|
|
|
|
|
|