AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
K R O N İ K  M E D Y A
Basın, 'cız' haberlerde artık daha cesur

Günlerdir, basının Mardin-Kızıltepe'de öldürülen baba-oğulla ilgili tavrını eleştiren yazılar yayımlıyoruz. İlk değerlendirmemizde bu tavrı "suskunluk" sözcüğüyle ifade etmeye çalışmıştık, sonra işler biraz değişti, Hürriyet bile (dün) habere iki tam sayfa ayırmak lüzumunu hissetti... Ama şunu da söylemeliyiz: Bu haberleri, üç yıl öncenin "Silopi'de gözaltında kaybolan HADEP yöneticileri" haberleriyle kıyasladığımızda, tablonun çok daha olumlu olduğunu görebiliyoruz...

Mardin-Kızıltepe'de yaşadığımız tüyler ürpertici olaylar karşısında basının içine girdiği ikircikli tutum, bilhassa da Hürriyet'in tavrı, bizde bir tür "dejavu" duygusu yarattı: Zihnimiz 26 Ocak 2001'de başlayan bir "gözaltında kaybedilme" olayına kaydı...

Kariyerimizin Medyakronik döneminde, bizi en fazla meşgul eden, en fazla üzen, en fazla kızdıran haberlerden biriydi Silopi olayları... Haber ilk olarak "ora"larda çok sevilen, "bura"larda pek bilinmeyen Yeni Gündem gazetesinin manşetinde yer aldı (tıpkı Kızıltepe'deki olayın da ilk kez Gündem gazetesinin manşetinde yer alması gibi)... Habere göre, Halkın Demokrasi Partisi Silopi İlçe Teşkilatı'nın (HADEP) iki yöneticisi (Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz), 25 Ocak 2001'de davet edildikleri Silopi Jandarma Komutanlığı'na gitmişler, bir daha da kendilerinden haber alınamamıştı...

OHAL Valiliği, beş gün boyunca bu adda iki kişinin komutanlığa hiç gelmediğinde ısrar etti. Beşinci gün, Şırnak Valiliği, bu iki kişinin o gün "ziyaret" amacıyla komutanlığa gittiklerini, ama yarım saat sonra oradan ayrıldıklarını açıkladı.

Olay, bölgede derin bir korkuya yol açtı. Çünkü son birkaç yılda, önceki yılların tersine bölgede hiçbir "kaybolma" olayı olmamıştı ve bu son olay "acaba yeniden mi başlıyor?" sorularına yol açmıştı. "Ora" basını konuyu manşetlerinden indirmezken, "bura" basını tam 12 gün boyunca kulağının üstüne yatmış, habere tek sütunluk bir yer dahi ayırmamıştı...

HADEP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Türk, basının tavrını eleştirirken şöyle diyordu:

"İki insan kaybedilmek isteniyor, ama medya konuyu görmezden geliyor. Bu olay Türkiye'de değil de sanki bir Afrika ülkesinde yaşanıyormuşçasına duyarsız davranılıyor."

Biz de Medyakronik'te "Basın, 'kayıp'ların bu ülkenin gündeminden silinmesini hakikaten istiyor mu?" diye sormuşuz o günlerde...

Ve nihayet 12. günde (7 Şubat 2001) Kanal 7, 13. günde de Radikal konuyu geniş bir biçimde gündeme getiren haberler hazırlamışlar (unutmayın, 12. ve 13. gün... Biraz sonra yapacağımız karşılaştırmada bu rakamlara yeniden müracaat edeceğiz).

BÜYÜK BASIN?

Görüyorsunuz, 13. güne geldik ve "büyük basın" hâlâ ortalarda yok... (Milliyet'in, Diyarbakır'da yapılan gösterilerin nedenini aktarırken haberi de verivermesini müstesna tutuyoruz; zaten o da 13. güne isabet ediyor.)

"En büyük iki"ye, yani Hürriyet ve Sabah'a ayrı bir paragraf açalım isterseniz; hak ediyorlar...

Hürriyet, tamı tamına bir ay direndi temiz sayfalarını kirletmemek için ve birinci ayın sonunda, tıpkı on gün önce yaşadığımız Kızıltepe olayını haberleştirdiği tarzda (bakınız bu sayfadaki "Hürriyet on gün sonra soruyor: 'Kızıltepe'de neler oldu" başlıklı yazı) eğildi konuya: "İKİ HADEP'Lİ KAYBOLALI BİR AY OLDU!" (26 Şubat 2001).

Hürriyet, anlaşılan, bu tür haberleri "sıcak"ken vermeyi sevmiyor, 10'lu, 30'lu günleri bekleyip "toparlamacı habercilik" yapmayı uygun buluyor...

ÖNCE BAŞYAZAR, SONRA GAZETE

Bizde "dejavu" duygusu uyandıran başka bir şey: Silopi olayında da aynısı olmuş, gazetenin başyazarı Oktay Ekşi, gazetesinden önce davranıp (umudu kesip?) konuyu köşesine taşımıştı... Ekşi'nin 13 Şubat 2001'de kaleme aldığı yazısını o gün Medyakronik'te şöyle değerlendirmişiz:

"Ekşi'nin yazısı çok ilginç sorulara yolaçıyor. Bir gazetenin başyazarının bu kadar önemli saydığı, önemini 'Ermeni soykırımı kararları' ile kıyasladığı, aydınlatılmazsa Anayasa hükümlerini 'yalan' haline getireceğini ileri sürdüğü bir olaydan, bu başyazarın gazetesi nasıl olur da hiç bahsetmez? Ekşi, yazısının sonuna doğru, 'artık kimse bu memlekette faili meçhul cinayet istemiyor' diyor. Emin mi? Meselâ Hürriyet yönetiminin böyle bir derdi var mı?"

Sabah'ın durumu Hürriyet'ten de beterdi: Bu büyük gazetemiz ne birinci ayında ne de birinci yılında girmedi konuya. Sabah'a göre ülkemizde böyle bir olay hiç yaşanmamıştı...

KARŞILAŞTIRIRSAK...

Üç yıl öncenin "en kötü"sündün başlayalım: Silopi olayını hiç görmeyen tek gazete olan Sabah, Kızıltepe olayını birkaç gün gecikmeyle de olsa geniş bir şekilde duyurdu okurlarına, üstelik aynı gün gazetenin genel yayın yönetmeni bir "özür" yazısı da yazdı... Ayrıca unutmayalım: İlk günden beri Kızıltepe'den başka bir şey yazmayan Umur Talu da Sabah yazarı...

"En kötü"ler sıralamasının sondan ikinci sırasını işgal eden Hürriyet ise gördüğünüz gibi birinci ayın sonunda değil, 10. günün sonunda havlu atmış durumda... Radikal'in olayları manşetten işlediğini, çeşitli gazetelerde yazılmış onca köşe yazısını da hesaba katarsanız, basının "cız" haberler karşısında üç-dört yıl öncesine kıyasla epeyce mesafe kat ettiğini siz de kabul edeceksiniz...

Aslında bu son olaylar, basının gücünü "demokrasi ve açıklık" yönünde kullandığında ne kadar etkili olabileceğini bir kez daha gösterdi: Hükümet olaya el atmak gereğini hissetti, Parlamento soruşturması da başka bir koldan yürüyor.

Fakat şu ihtimal üzerinde düşününce, meslektaşlarımıza kızmamak elde değil: Basın Silopi olaylarında üzerine düşeni yapmış olsaydı, belki de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz şu anda hayatta olacaktı. (A.G.)


Hürriyet on gün sonra soruyor: 'Kızıltepe'de neler oldu?'

Hadi isterseniz gecikmeden soruyu cevaplayalım: Ne olacak, senin on gündür üzerine yattığın olay, yani 12 yaşındaki Uğur ile babasının evlerinin önünde öldürülmesi olayı oldu...

"Şermin Sarıbaş araştırdı ve yazdı / Kızıltepe'de neler oldu".

Bir gazete kendisini bundan daha gülünç bir duruma düşürebilir mi?

Hürriyet, günah çıkartırcasına, dünkü (1 Aralık) sayısında olaya tam iki sayfa (Fatih Altaylı'nın köşesini dikkate almazsanız) ayırmış. Hem de iki sayfaya yayılan şu manşetle:

"O gün saat 16.30'da ne oldu".
Amma da can sıkıcı gazete...
Ne olacak, bilmem kimin "örekesi" oldu!

("Öreke"nin yanlış çağrışımlara neden olmasını istemeyiz. "Öreke: yün, keten gibi şeylerin eğirilirken tutturulduğu, bir ucu çatal değnek." (Ali Püsküllüoğlu, Arkadaş Türkçe Sözlük) (K.B.)


2 Aralık 2004
Perşembe
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED