|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Bugün artık hepimiz biliyoruz ki (son olarak Birleşmiş Milletler'in "2004 İnsanı Kalkınma Raporu"nda da sıralandığı gibi) insan hakları şu beş kategoriye ayrılmış durumda: "Sivil, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel". Birleşmiş Milletler'in söz konusu raporu, raporun alt başlığından da (Farklılaşmış bir dünyada kültürel özgürlük) anlaşılabileceği gibi günümüzde bu beş temel insan hakkı içinde en az dikkat edilenin "kültürel" sıfatını taşıyanı olduğunu, bu hakkın diğer haklara nazaran önemli bir "gecikme" yaşadığını belirtiyordu. Güzel bir tasnif doğrusu; "sivil, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar". Zaten biliyorsunuz, bu hakların ortaya çıkışı - ya da kazanılması- da yukarıdaki sırayı takip etmiş. Yani ortada henüz "politik ve sosyal haklar" yokken büyük bir kazanım olarak elde edilen "sivil haklar"; sonra da sırasıyla "politik", "sosyal", "ekonomik" ve nihayet "kültürel" haklar... Ne yapsın; insanoğlu, hak-hukuk tanımayan iktidarlar karşısında birey ve vatandaş olarak "tanınabilmek" için bir bakıma "hakları"nı elde etme işini yüzyıllara yaymak zorunda kalmış... Ve bugün, bazı insan hakları ve siyaset felsefesi kuramcıları "haklar"ın bu kadar çeşitlendirilmesinin gereği olmadığından bahisle politik ve sivil haklar tanındıktan sonra ortaya bir de "kültürel haklar" talebinin atılmasının gereksiz olduğunu ileri sürseler de, BM Raporu'nun yüzlerce sayfa ayırdığı "kültürel haklar" da artık yetişkinliğini ispat etmiş bulunmaktadır. Peki ya "sosyal" ve onun tamamlayıcısı olarak "ekonomik" haklar; Avrupa'nın tarihini bir yüzyıl boyunca birinci dereceden etkileyen bu hakların bugünkü durumu ne merkezdedir? Ve tabii bu soruyla birlikte şu soru: Bu hakların savunucusu olarak ortaya çıkmış "sendikalar"ın bugünkü durumu ne merkezdedir? Hikaye uzun ve büyük ölçüde bildik olduğu için ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak şu kadarını hatırlayalım ki, ortaya henüz "kültürel haklar" ve dolayısıyla "kimlik" üzerine kurulu teori ve pratikler çıkmadan önce Avrupa tarihini büyük ölçüde "sosyal haklar" etrafında verilen ve tabii doğrudan "politik" alana da damgasını vuran sendikal mücadeleler belirlemiştir. Hiç değilse Alman sosyal demokrasisinin bu mücadelelerle içiçeliğini, Tony Blair ortaya çıkmadan önce İngilltere'de "sendikalar"ın gönlünü almayan bir İşçi Partisi'nin iktidara gelmeyi hayal bile edemeyeğini hatırlayın. Fransız deneyimi bunlardan epeyce farklı olsa da, bu ülkede olup bitenleri de hatırlayın... Ama - yine bildiğiniz gibi - özellikle 80'li yıllardan sonra olan oldu ve Avrupa'da bir yüzyıldan uzun bir dönem "baş aktör" olarak sahneden inmeyen sendikal hareketin giderek nefesi tükenmeye başladı. Pekçok nedenden dolayı; tabii ki sadece "iradi" seçimlerin yanlışlığından değil; tabii ki belki de en başta "küreselleşme"nin üretim alanında ortalığı hallac pamuğu gibi atmasının etkisiyle... Peki ya Türkiye'de; "sosyal haklar", "sendikal hareket" ve giderek "güçlü sendikacılık"ın bizdeki serüveni nasıldı? Biliyorsunuz, bizde Cumhuriyet'in "sosyal haklar" ve "sendikal hareket" ile arası daha çok başlardan (1925) itibaren iyi gitmedi. Hakların hiçbirine (ne "politik" ne "sivil", ne de tabii ki "ekonomik" ve "kültürel") iyi gözle bakmayan ("Hak yok vazife var!") Cumhuriyet'in her şey tamammış gibi "sosyal haklar"a ve bunun tabii bir sonucu olan "sendikal haklara" sempatiyle bakmasını beklemek boşunaydı. Zaten bizde (yani Türkiye'de) "sosyal haklar" ve dolayısıyla "sendikal haklara" konu oluşturacak bir "sınıfsal" bölünmüşlük de yoktu... Hatırlayın; "İmtiyazsız ve sınıfsız kaynaşmış bir kitle" değil miydik, "sendika"ya ne gerek vardı? (Bu sözlerimin niçin bir "İkinci cumhuriyetçi iftirası"(!) olarak değerlendirilmemesi gerektiğinin delili (isteyen bakabilir) ülkede çok partili hayata geçmeden hemen önce Meclis'te yapılan "grev hakkı"na ilişkin görüşmelerde söz alan dönemin Çalışma Bakanı Sadi Irmak'ın konuşmasında bulunuyor.) Neyse, sonra ülkemiz de "sendika" yüzü gördü. "Sendikal hayatın" 50 sonrasındaki hikayesini hızla geçiyorum çünkü yazının "tefrika"ya dönüşmesini istemiyorum. Ama bu dönemde de tuhaflıklar yok değildi; Amerika'nın birine, Sovyetler Birliği'nin bir diğerine dadandığı, güzel olduğu kadar tatsız sayfalar da barındıran ve hatta kimi zaman hepten çığırından çıkarak işi 12 Eylül askeri cuntasına bakan vermeye ya da "28 Şubat'ın STK'ları" olmaya kadar vardıran bir sendika tarihi... Peki ya bugün, "sendikal hareket" ya da "sendika" deyince bu sözcüklerden bugün ne anlaşılıyor? Patronlar -tabiatları gereği- her zaman olduğu gibi bu işi yine sevmiyor... (Sadece "büyük sermaye" değil, "Anadolu Kaplanları" ve "İslami sermaye" gibi adlar verilen "Anadolu sermayesi" de sendikasız bir iş hayatının çok "verimli" olduğunu düşünüyor!) Bu konuda siyasi iktidarın ya da hükümetin tavrı da çok farklı değil. Başbakan'ın kızıp kükredikleri arasında sendikalar-sendikacılar da var... "Toplum"un bu konuda ne düşündüğüne gelince, doğrusunu söylemek gerekirse durum burada da parlak değil; "sendika-sendikacı" denilince iyi laflar edilmiyor doğrusu... Ülke medyasının bu meseleleri gündeminden çoktan çıkardığı da malum... Bu ortamda sendikaların-sendikacıların moralinin yüksek olduğu da söylenemez, çünkü sendikalı işçi sayısı hızla düşüyor... İşte, Radikal'den Neşe Düzel'in peş peşe yayımladığı iki röportajı buraya kadarki hatırlatmalar ve sorular çerçevesinde ele alacağız. Düzel, sırasıyla sendikacı Mustafa Paçal ve sendikalı işçi Mehmet Tıraş'la yaptı bu röportajları. Düzel'in pek- çok röportajı gibi bu röportajlar da bilgi verici. Ancak bu röportajların okurlarının hiç değilse bir bölümüne şu soruyu sordurmak gibi bir "tehlikesi" de var doğrusu: "Sendikalar bu derece yoldan çıkmış ise faaliyetlerine niçin izin veriliyor? Vursunlar kilidi kapılarına, bu iş de burada bitsin!" Devamı yarınki yazıda....
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |