AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Batı'nın korkusu: Medeniyet iddiası ve İslâm'ın üçüncü hamlesi

Türkiye, kendisinin de, Batı'nın da kim olduğunu bilmiyor. Kendimizi de, Batı'yı da hiç tanımıyoruz. Batı uygarlığını, Batı kültürünün temel kurumlarını ve değerlerini bizim kadar putlaştıran, tanrısallaştıran ama putunun özelliklerini bizim kadar anlamakta zorlanan başka bir ülke var mı yeryüzünde, merak ediyorum doğrusu!

Bu ülkenin elitleri ve aydınları bile bu ülkenin en temel sorununun bizi her bakımdan zillet içinde yaşamaya mahkûm medeniyet buhranı olduğu gerçeğini kavrayabilmiş değiller. Yaşadığımız bütün büyük sorunların temelinde bu medeniyet buhranının gizli olduğunu göremediğimiz sürece, hâlâ kültürün, medeniyetin ve her şeyin sadece Batı'dan neşet ettiğine, Batı uygarlığının değerlerinin ve kurumlarının tartışılamaz ve aşılamaz olduğu masalına şeksiz şüphesiz inanmaya devam edeceğimizden ve hâl böyle gittiği sürece de kendimize aslâ gelemeyeceğimizden, bizim gücümüzün nerede gizli olduğunu, imkânlarımızı ve zaaflarımızı aslâ tespit edemeyeceğimizden hiç kuşkunuz olmasın, derim.

Batı uygarlığı, insanlığın ulaştığı tartışılmaz, ulaşılamaz ve aşılamaz son aşama değildir. Aksine bizzat Batı uygarlığının birinci sınıf düşünürlerinin altını çizerek haykırdıkları bir gerçek var: Batı uygarlığı son iki yüzyıldır bir bunalımlar çağı yaşıyor. Nietzsche'den Husserl'e, Heidegger'den Lyotard'a, Baudrillard'a ve Deleuze'e kadar belli başlı büyük Batılı düşünürler, iki yüzyıldan (Karşı-aydınlanma ve Romantizm çağı olarak adlandırılan 19. yüzyıldan) bu yana Batı uygarlığının kendi içinde yaşadığı bunalımı ve bu bunalımları sömürgecilik, emperyalizm ve yeni-sömürgecilik biçimleriyle tüm küre ölçeğine taşıdığı gerçeğini ve dünyamızı kaosların, çatışmaların, savaşların eşiğine sürükleyen Batılı seküler değerleri ve kurumları tartışıyorlar.

Peki biz ne yapıyoruz? Bizim entelektüel ve eleştirel melekeleri körelen elitlerimiz ve sözümona aydınlarımız ne yapıyorlar? Batı'da insanı, toplumu, gezegenimizi, hatta atmosferi tarumar etmekten, bütün büyük kültürleri ve medeniyetleri yok etmekten, diğer kültürlere, medeniyetlere bile yaşama hakkı tanımayan tektipleştirici, saldırgan ve sonuçta panik psikolojisinden başka bir şey üretemeyen seküler Batı uygarlığını ve kültürünü putlaştırmaya devam ediyoruz. Pes doğrusu!

Bizim sergilediğimiz bu tavrın, ne denli sığ, yüzeysel, anakronik, hastalıklı ve kölece bir tavır olduğunu göremediğimiz sürece, bu ülkenin kültürel zenginliğini de, tarihsel derinliğini de, dolayısıyla bizim imkanlarımızı ve zaaflarımızı da, Batı uygarlığının imkânlarını ve zaaflarını da kavramakta, dolayısıyla Batı'yla sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanmaya devam edeceğimizi bilelim.

Türkiye'deki laik elitler ve aydınlarda hem Batı'ya hem de kendi imkânlarımıza ve gücümüze ilişkin müthiş bir zihin körlüğü yaşanıyor. Sözümona İslâmcı elitlerde ve aydınlarda ise ürkütücü bir zihinsel savrulma gözleniyor.

Selçuklu ve Osmanlı medeniyet tecrübelerini üreten ama bu görkemli medeniyet mirasını reddetme aymazlığı gösteren Türkiye, medeniyet iddiasını yitirdiği andan itibaren İslâm dünyası, bağımsızlığını yitirdi; hem kendi kaynaklarını kendi kullanamaz, hem de kendi kaderini kendi belirleyemez hâle geldi.

Ancak Batılıların sömürgeci ve emperyalist saldırıları dünya üzerindeki tüm diğer dinleri ve medeniyetleri fosilleştirmesine rağmen İslâm'ı fosilleştirmeyi başaramadı. İslâm dünyası bu saldırılar sonucunda büyük bir medeniyet krizi ile karşı karşıya kaldı ama Müslüman toplumlar, 20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde yeniden İslâmî söylemler etrafında toplanabileceklerine ve toparlanabileceklerine dair önemli işaretler verince Batılılar, müslüman toplumların uyanışının yeni bir medeniyet sıçramasına dönüşmesini önlemek amacıyla acilen Soğuk Savaşı' bitirdiler; Soğuk Savaş döneminde birbirleriyle kapışan sosyalist ve kapitalist blokların aktörlerinin hepsi ortaklaşa olarak İslâm'ı terörle özdeşleştirerek, dünyanın önündeki en büyük tehdidin İslâm olduğuna karar verdiler.

Şu ân, insanlık tarihinin en zorlu dönemeçlerinden biri ile karşı karşıyayız: Seküler kapitalist ve sosyalist Batı uygarlığı tecrübelerinin, dünyaya savaşlardan, haksızlıklardan, hukuksuzluklardan başka bir şey veremediği anlaşıldı.

Birincisi İslâm'ın doğuşu ve ardından gelen Abbasi ve Endülüs medeniyetleriyle; ikincisi ise Osmanlı medeniyet sıçramasıyla gerçekleşen İslâm'ın tarihî müdahalesinin şu ân Müslümanlara üçüncü kez tarih sahnesine çıkma sancısı yaşattığını görelim: Bugün, insanlığa, tabiata ve Tanrı'ya karşı işlenen cinayetlerin karşısında sadece Müslümanlar direniyor.

İşte bu direniş ve diriliş ruhunun yok edilmesi için İslâm dünyasının ekonomik, siyasî, toplumsal, askerî ve kültürel bir birlik oluşturmaması kaygısıyla Türkiye teslim alınmaya çalışılıyor. İslâm dünyasının her bakımdan yeniden bütünleşmesini ve yeni bir medeniyet sıçramasına doğru giden hazırlıkları gerçekleştirmesini engellemek için (aralarında Edgar Morin ve Alain Touraine gibi Fransız düşünürlerinin yer aldığı Fransız aydınlarının hafta sonu Le Monde'te yayınladıları manifesto'da da açıkça belirtildiği gibi) ABD'lilerin de, Avrupalıların da, laik Türkiye'ye şiddetle ihtiyaçları olduğunu artık bizden çok iyi kavradıklarını görelim ve İslâm'ın medeniyet iddiasına ve Osmanlı misyonuna sahip olduğumuz zaman gerçekleştirilebilecek olan tarihî rolümüzü yeniden nasıl oynayabileceğimiz meselesi üzerinde kafa patlatalım, diyorum.


13 Aralık 2004
Pazartesi
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED