|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
17 Aralık sonrası düşüncelerimi yeniden toparlamak istiyorum: -AB "Türkiyesiz" olamayacağına inanıyor. Bu stratejik anlamda Avrupa'nın doğru bir değerlendirmesi. Avrupa'da stratejik bakamayan bazı ülkeler bulunsa ve bunlar kendi özel hesaplarını dayatmak istese bile, "Türkiye'yi dışlayan" bir tavrı sürdüremeyeceği görülmüştür. -Türkiye hiçbir biçimde Rumlar'ı Kıbrıs'ın tümünü temsil eden bir devlet olarak tanıyamaz. Bunu yapması demek, oradaki kendi yavrusunu kurban etmesi demektir. Bunu hiçbir hükümet göze alamaz. Ak Parti hükümetinden de bu beklenemez. Rumlar bu beklenti üzerine hesap yapıyorlar ve AB'nin bunda etkili olacağını düşünüyorlarsa boş bir hayal içindedirler. Aynı beklenti içinde AB de Kıbrıs'ı Rumlara armağan edip Türkiye'yi de oyun dışında bırakmayı hesaplamışsa, bu da boş bir hayaldir. Artı bu, birinci maddedeki stratejik değerlendirmenin üstünün çizilmesi ve Türkiye'nin kaybı anlamına gelir. Gerçekçi davranan herkes, "Kıbrıs'ta iki toplumun eşitliği" ilkesine dayanan bir çözüm için çaba sarfetmek zorundadır. "3 ekim 2005'e kadar tanıma" beklentisi, bugünkü durum devam ettiği sürece boş bir beklentidir. Bu eğer "müzakerenin şartı" ise, o müzakere başlayamaz, çünkü Türkiye Rum yönetimini tanıyamaz. Ancak Rumlar, bu boş beklenti içinde çözümden kaçacak, zamana oynayacaktır. Türkiye, "Kıbrıs'ta çözüm" için bir eylem planı geliştirmek ve konu ile bir biçimde ilgilenen tüm çevreleri harekete geçirmek zorundadır. Annan planı, Rumlar dışında hemen tüm dünyanın kabulünü sağlayan bir çerçeve oluşturmuştur, artı, Kıbrıs'ta 1974'ten beri devam eden fiili durum da, bir çerçevedir. Annan planı da bir ölçüde bu fiili durumu dikkate almıştır. Türkiye, Annan planına onay vermekle önemli bir meşruiyyet görüntüsü yakalamıştır. Onun için Rumları zorlayıcı adımları ilgi görecektir. Enerjik bir Kıbrıs atılımına ihtiyaç vardır. -Avrupa'nın kafası henüz Türkiye'nin tam üyeliğine ısınmış değildir. Derogasyon, kalıcı kısıtlama, ucu açıklık vs. gibi ihtiyat kayıtları, sadece kamuoyunu ikna amaçlı noktalar değil, Avrupa'nın netleşmeyen ruh dünyasının da yansımalarıdır. Zaman içinde bu ruh hali değişir mi, muhtemeldir, ancak Türkiye, bu ruh halinin değişmeyebileceği ihtimalini de dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla bu tür ihtiyat kayıtlarını "Belki zaman içinde ben de AB'yi istemeyebilirim" notu ile birlikte okumak gerekir. Tayyip Erdoğan'ın "zirveyi terk resti" elbet bir blöf değildi. AB liderlerini zirveyi terke gerçekten inandırmış olmasaydı, yani bu jestin bir "blöf"ten ibaret bulunduğu düşünülseydi, zaten bu etkiyi yapmazdı. Bu rest, içi dolu bir restse, demek ki biz "Hayati çıkarlar söz konusu olduğunda AB'den vazgeçebiliriz" düşüncesini içimizde saklamaktayız. Bunun saklanması da önemli. Çünkü hayati çıkarlarınızı başka türlü koruyamaz duruma düşebilirsiniz. Buradan gelmek istediğim sonuç, AB ile ilişkiyi savsaklayıcı bir halet-i ruhiye içinde sürdürme talebi değildir. Türkiye'nin, müzakere tarihi aldıktan sonra bile, kendi özgün stratejilerini oluşturma gereğinin altını çizmek istiyorum. Yani bundan böyle "AB güdümünde bir Türkiye" en yanlış yaklaşım olur. AB ile ilişkinin Türkiye'ye bir yön ve hız belirleyeceği muhakkak. Bunun Türkiye'de bazı sorunların çözümü için etkili olduğu da açık. Ama tüm bunlar, ancak Türkiye'nin kendine özgü bir tırmanma planı olduğu sürece sağlıklı olur. -AB ile ilişkinin bu hükümet döneminde hız kazanmış ve belli bir sonuca ulaşmış olması elbet dikkat çekiyor. "Bu hükümet" ifadesi Ak Parti yönetici kadrolarının zihni kodlarını akla getiriyor. Belli ki "Türkiye" deyince AB'nin aklına bir "İslam ülkesi" geliyor, "Ak Parti" deyince de, "islami duyarlılığı" bilinen bir kadrodan söz ediliyor. "Kökten Batıcı" olarak gelen bir kadro değil bu, Batı ile ilişkilerde rezevleri olan bir kadro. Herkes, bu kadronun değiştiğini, dolayısıyla bir anlamda "Batıcı" hale geldiğini düşünmeye meyyal. Ancak acaba gerçek öyle mi? Bana göre öyle değil. Belki şöyle: Bu kadro, Türkiye'de bazı değişikliklerin Avrupa çıtası - çıpası olmadan gerçekleşmeyeceğini görüyor ve AB sürecini bu değişim için değerlendirmeyi tercih ediyor. Ama rezevleri yok olmuş değil. Hükümetin bir yandan demokratikleşme alanında bazı reform tasarılarını süratli biçimde hayata geçirirken, bazı konularda zorlanarak da olsa muhafazakar kalmayı tercih etmesi, iç - kalbi - zihni dirençler sebebiyledir. Aslında toplumun önemli bir kısmının da bu tür rezervler taşıdığını söylemek mümkündür. Kıbrıs konusundaki duyarlılık da böyle bir rezervin yansımasıdır. Ben, böyle bir rezerv duyarlılığını sağlıklı buluyorum. Ve "Kökten Batıcı" bir kadro yerine, "Batı ile ilişkilere ihtiyatlı bakan, islami duyarlılığı kaybolmamış" bir kadronun direksiyonda olmasını Türkiye açısından yararlı görüyorum. Bu durumda; -AB ile ilişkinin Türkiye'yi tempolu bir hayata soktuğu bir gerçektir. Bunun sürdürülmesi... AB ile aramızdaki mesafenin kapatılması arzusu, bir motivasyon sağlıyor. Bunun gelişerek devamı. Bir iç enerji yüklenmek, ekonomide, insan haklarında, hukukun üstünlüğü çabasında, eğitimde en ileriyi yakalamak için tempolu bir gayret. -Türkiye'yi bir "İslam ülkesi" olarak farklı kılan özelliklerimizin korunması için özel bir itina... -Bunun için bir strateji geliştirmek... AB için tarama yaparken, bir de, kendi kendimiz kalabilme duyarlılığı ile tarama yapmak... "Neyi korumalıyız?"ın cevabını bulmak... Genelde ülke güvenliği, Kıbrıs gibi bazı hayati dış politika alanlarında duyarlılık gelişiyor da, kültür - kimlik alanında hassasiyet gösterilmiyor. Peşinen asimile olmuş çevrelerimizin bu konuda herhangi bir duyarlılığının bulunmaması normal. Oysa o alan, belki de bizim AB camiasına çok şey verebileceğimiz bir alandır. Ak Parti dünyası bu hassasiyeti gösterebilecek bir dünya... Ancak bunun için özel bir çabaya ihtiyaç var. Belki de Ak Parti, ülkenin kültüre duyarlı kadrolarından bu anlamda istifade etmeyi düşünecektir. Son söz: Herkes içindeki enerji ile yükselir. AB sadece bir merhaledir. Türkiye, daha ötelerine geçme enerjisi ile yola çıkarsa, 10 yıl, 15 yıl içinde AB'den öte ufukları yakalayabilir. Şimdi iş, Türkiye'nin bütün iç güçlerinin, yüreklerini bu enerjiyle doldurmasında...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |