AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Brüksel'i seyrederken gözüme takılan iki tablo

İki hazin tablo yan yana

Türkiye'deki milyonlarca insan gibi benim de gözlerim, televizyon kanallarının Brüksel'den yaptığı yayınlara kilitlenmiş durumda. Toplantının sonunda herkes memnun, birbirilerini tebrik ediyorlar; el sıkışıp öpüşüyorlar. Fakat bunlardan iki kişinin neşesi diğerlerinden daha farklı olarak göze çarpıyor: Bunlardan birisi Kıbrıs Rum Devleti Cumhurbaşkanı Papadapulos, diğeri Dış İşleri Bakanımız Abdullah Gül.

İkisi de çok memnun. Birisi, Güney Kıbrıs Devletini Türkiye'ye tanıtmayı, diğeri ise üyelik müzakerelerine başlamak için kesin bir tarih almayı başardığı için…

Bir televizyon ekranına ve bir de yazıhanemin duvarında yan yana asılı iki tabloya bakıyorum. Bunlardan bir tanesi, Avrupa Konseyine ilk katıldığım tarih olan 1 Nisan 1971 senesine ait… Bu tabloda, Avrupa Konseyi Genel Kurulundaki üyelerin oturma düzenini gösteriyor. Diğeri ise Konseye 2002 yılında katıldığım son toplantıya ait… Bu iki tablo, 1964 ve 2004 yılını kapsayan 40 yıllık dış politikamızın hazin bir belgesini oluşturuyor.

Birinci tabloda, üyelerden Kıbrıs Cumhuriyetine ayrılmış sandalyelerin üzerinde, "boş" işareti var. Diğerinde ise, iki Rum temsilcinin oturduğu sandalyeler.

Kırk yıllık hazin bir hikaye

Hazin olay dediğim şeyin hikâyesi nedir? 1961 yılında, Londra ve Zürich Anlaşmalarıyla Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluyor. Avrupa Konseyi bu devlete üç üyelik tahsis ediyor. Bu üyelerden ikisinin Rum ve birisinin de Türk olmasını şart koşuyor.

1964 yılında, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makariyos, tak taraflı bir tasarrufla Kıbrıs Anayasasını feshediyor ve bu Anayasayla Kıbrıs'taki Türklere tanınmış bütün hak ve imtiyazları ortadan kaldırıyor. Bu arada, Avrupa Konseyine sadece iki Rum temsilci gönderiyor. Konseyde bulunan Türk delegasyonunun itirazı üzerine, Avrupa Konseyi, Kıbrıs delegasyonunda Türk temsilci olmazsa Kıbrıs'ın temsil edilemeyeceğini bildirerek Kıbrıs'ın üyeliğini askıya alıyor. İşte duvarımda asılı duran birinci tablo, bu olayı yansıtıyor.

Rumlar 1964 yılından, 1981 yılına kadar, her yıl sadece iki Rum temsilci göndermeye devam ediyor, her defasında Avrupa Konseyi bu yetki belgelerini geçerli saymıyor.

1980 yılı 12 Eylülünde Türkiye'de askeri bir müdahale oluyor ve parlamento feshediliyor. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Başkanı Türkiye'ye bir mesaj göndererek, feshedilen parlamentonun hür iradesiyle seçilmiş olan heyetin üyeliklerinin devam ettiğini bildiriyor ve bütün üyelerin Strazburg'ta yapılacak Toplantıya katılmasını istiyor.

Toplantılara ilk defa başkan ve başkan vekili daha sonra da, ceza evinde bulunan Karamollaoğlu ve Agah Güner dışındaki bütün Türk delegasyonu katılıyorlar ve Avrupa Konseyi bu delegasyonun yetki belgelerinin "Türkiye'de yeni seçimler yapılıncaya kadar" geçerli olduğuna karar veriyor.

Türk yetkililerin anlayamadığı gerçekler

Öyle gariptir ki, Avrupa Konseyine giden CHP li üyeleri Bülent Ecevit "aforoz" ediyor ve huzuruna dahi kabul etmiyor. Adalet Partisini temsilen gidilmesi ise Süleyman Demirel tarafından hoş karşılanmıyor.

Avrupa Konseyinde Türk delegasyonun yetki belgelerinin yenilenme vakti geldiği zaman Avrupa Konseyi Başkanı De Koster, Türkiye'ye geliyor. Konsey Başkanı başta Kenan Evren olmak üzere ziyaret ettiği bütün yetkililere, delegasyonun yetki belgelerinin yenilenmesini ve bunun Türkiye için önemini anlatmaya çalışıyor. De Koster tarafından ileri sürülen bu isteğin, delegasyon üyelerinin telkiniyle ileri sürüldüğü iddiası bile ortaya atılıyor.

Süleyman Demirel'i ziyaretinde, Demirel, bu delegasyonun kabul edilmemesini söylediği zaman aynen şunları söylüyor:

"Türk üyelerin orada bulunması meselesini, darbe yapan askerlerin savunulması gibi basit görmeyin. Türkiye'nin başını ağrıtacak öyle konular geliyor ki, delegasyonunuz bunları bloke ediyor." Böyle demekle birlikte, konuları satır başlarıyla sıralıyor:

"Kıbrıs'ın Avrupa Konseyinde sadece Rum delegelerle temsili, Türkiye'deki etnik azınlıklar meselesi ve Ermeni soykırımı konusu."

Türk yetkililer bu ikazın önemini kavrıyamıyorlar: Kenan Evren, "bunların görevini oradaki büyük elçimiz yapar" diyor. Ecevit ve Demirel bütün tanıdıkları siyasileri araya sokarak Türk delegasyonunun Strazburg'a gitmesini önlüyorlar. Türkiye'nin sandalyeleri boş kalıyor. Bu boşluktan yararlanan Rum hükümeti, evvela tek, sonra da iki üyeyi göndererek Avrupa Konseyinde yeniden temsil hakkına kavuşuyorlar.

İki tablo arasındaki fark

Yazıhanemin duvarında asılı birinci tablo, Kıbrısa ayrılan sandalyelerin boş olduğunu gösteriyor: İkinci tabloda ise, 1982 yılına ait… Burada ise Türkiye'ye ayrılan sandalyelerin boş ve fakat Kıbrıs Devletine ayrılan yerlerin iki Rum Milletvekili tarafından doldurulduğunu görüyoruz. .

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti delegelerinin de katıldığı bir toplantıda konuşan Rum temsilci, "bunların burada ne işi var" deme cesaretini gösteriyor. Hukuk Komisyonunun bile bilmediği olayları anlattığımız zaman, herkes dikkatle dinliyor, fakat kimsenin bu anormalliği düzeltmeye gücü yetmiyor. Adeta Rumlar, "dağdan gelip, bağdakileri kovuyorlar."

Yüzü gülen iki kişi

Brüksel'den yapılan televizyon yayınlarında Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos'un gülüşünü gördüğüm zaman, onun yüzünde sadece kendi basiretsizliğimizi görüyorum. Sivas şehrinin Timur tarafından fethedilmesini duyan Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt'ın, duyduğu ıztırabı duyuyorum: "Öt keklik öt… Sivas gibi bir şehrin mi işgal edildi? Sinan gibi bir vezirin mi şehit oldu?"

Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül de gülüyor. O AB den müzakerenin başlaması için kesin bir tarih almak istiyordu. Bu tarihi aldı. Bu gülüşün arkasında neler olduğunu bir köşe yazarımız(*) çok güzel ifade etmiş; Onun ağzıyla diyor ki:

"Ben bu günün seçmeni gözünde bazı siyasi riskleri göze almış olabilirim. Ama ben, 2007 de sandığa gideceklerin değil, asıl 2035 te gideceklerin oyuna talibim. "

Sayın köşe yazarı acaba Yavuz Sultan Selimin dert yanışını mı hatırlatmak istiyor: "Mısırı fethettik amma Sinan'ı kaybettik."

Fehmi Koru da Yenişafak gazetesindeki yazısında, "AB evet dese bile, şapkamı havaya atıp sevinemeyeceğim."

Avrupalıların kafa yapısını iyi tanıyanlar kendi kendilerine bir sual soruyorlar: Uzun ince bir yolun başında mıyız? Yoksa bir "anaforun mu?"
Cevdet Akçalı
(*) Ertuğrul Özkök, Hürriyet gazetesi


20 Aralık 2004
Pazartesi
 
CEVDET AKÇALI


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED