|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Brüksel zirvesi, AB ile üye olmak isteyen Türkiye arasındaki ilişkinin, Kopenhag Siyasi Kriterleri'nde tarif edilen "ev ödevi" ile sınırlı olmadığını, bundan sonra da ilişkilerin "küresel oyun"un bir parçası olarak devam edeceğini gösterdi. Anlaşılıyor ki, müzakere süreci, tam üyelik ve AB'nin beklentileri, Zbigniew Brzezinski'nin "satranç oyununa" benzettiği küresel hesaplara bağlı olarak gelişecektir. Burada Türkiye'ye düşen asıl görev, hamleleri iyi yapabilmektir. Amerikan New York Times'in "Türkiye'yi zor bir süreç bekliyor" yorumu, asıl işimizin bundan sonra başladığının çok açık anlatımıdır. Nitekim, 6 Ekim'de açıklanan İlerleme, Etki ve Strateji Raporları ile Avrupa Parlamentosu'nda onaylanan Camiel Eurling Raporu'nda, Türkiye'nin önüne konan 31 kademeli yeni "ev ödevi", AB çatısı altında oluşturulan "çok sesli ortak değerlere entegrasyon" kaygısından ziyade, "Jeostratejik ve jeopolitik adımlar" olarak görülebilir. Aksi halde, "Kürt" partilerinin Meclis'e girebilmesi için seçim barajının yüzde 10'un altına çekilmesi, PKK ile uzlaşma çağrısı, sözde Ermeni soykırımının araştırılması, Ermenistan sınırı ve Heybelida Ruhban Okulu'nun açılması, Alevilerin dini azınlık olarak tanınması, Fırat ve Dicle sularının paylaşımı, Hatay'ın konumu gibi müzakere konuları, başka nasıl açıklanabilir? İtiraf etmek gerekirse, şu ana kadar AB, Türkiye politikasında çok başarılı olmuştur, her hamlesi "derin" bir planın ürünüdür. Kıbrıs'ta sorunu çözmeden Rum kesimini kendi bünyesine alarak Türkiye'nin karşısında "Üye olmak istediğiniz kurumun üyesini tanımadan nasıl müzakerelere başlayacaksınız?" diye sorması, bu stratejinin parçasıdır. "Ucu açık ve uzun süreli müzakere" kararı ise Türkiye'yi kendi içine almak istemeyen ancak dışlanmış bir Türkiye'yi de jeostratejik açıdan doğru bulmayan AB'nin, "dahiyane buluşu"dur. Türkiye, şimdi kapının eşiğinde bekletilecek, ne içeri alınacak ne de uzaklaştırılacaktır. Ne zamana kadar? Onu, "küresel oyun"un gidişatı belirleyecektir. 1977-1981 arasında Beyaz Saray'da Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak çalışan Zbigniew Brzezinski, 1997 yılında kaleme aldığı o meşhur "Büyük Satranç Tahtası" kitabında, Lizbon'dan Vladivostok'a kadar uzanan Avrasya'yı "küresel oyun alanı" olarak nitelendiriyor. Daha doğrusu, tek süper güç olan ABD ile alternatif adaylar arasındaki iktidar savaşında sonucu, bu stratejik coğrafyadaki mücadelenin belirleyeceğini söylüyor. Diyor ki: "Orta alan Amerika'nın başını çektiği batının genişleyen yörüngesine çekilebilir, güney bölgesi tek bir oyuncunun egemenliğine girmez ve doğu, Amerika'nın denizaşırı üslerinden atılmasını kışkırtarak birleşmezse, Amerika'nın üstün olacağı söylenebilir. Fakat orta alan batıyı reddeder, iddialı bir tekil oyuncu olur ve güney üzerinde kontrol elde ederse ya da büyük doğulu oyuncularla bir ittifak kurarsa o zaman Amerika'nın Avrasya'daki önceliği ciddi biçimde daralır." Brzezinski, daha sonra bu oyunun şifrelerini çözüyor: "Avrasya'nın yeni jeopolitik haritasında kilit önemdeki en az beş jeostratejik oyuncu ile beş jeopolitik mihver belirlenebilir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin oyunculardır. Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran kritik olarak jeopolitik mihver rolünü oynarlarken, Türkiye ve İran'ın her ikisi bir ölçüde, sınırlı kapasiteleri dahilinde aynı zamanda jeostratejik olarak etkindirler." Başka bir ifadeyle; Brzezinski, ABD'nin karşısındaki "süper güç" adayları olarak Fransa, Almanya, Rusya, Hindistan ve Çin'i sayıyor. Diğer 5 ülkeyi ise ABD ile rakipleri karşısındaki bu oyuna etki edebilecek "yardımcı oyuncu" olarak görüyor. Kitabın yazıldığı tarihten bu yana ortaya çıkan gelişmelerin bu tezi doğruladığını dikkate alırsak, Türkiye, şimdi bu oyunun tam ortasındadır. Brzezinski'nin ifadesiyle "Karadeniz'de istikrarı sağlayan, Akdeniz'e geçişi kontrol eden, Rusya'yı Kafkasya'da dengeleyen, İslam kökten dinciliğe bir panzehir sunan ve NATO'ya hizmet eden" Türkiye, hangi jeostratejik aktöre yanaşırsa, diğerlerinin tepkisini çekecektir. Şu anda ABD, Fransa-Almanya bloğu karşısında İngiltere'nin yanında Türkiye'yi görmek istiyor. Ama Fransa ve Almanya, tam olarak "doku uyumu" kuramadığı Türkiye ile birlikte "aynı çatı altında bulunmayı" veya "dışlamayı" stratejik açıdan doğru bulmuyor. Bu arada küresel envanterin yeniden çıkarıldığı günümüzde; ABD'nin daha önce "tehdit unsuru" olarak görmediği Fransa ve Almanya'nın stratejik birlikteliğini, 11 Eylül saldırısından sonra "gözlem altına alınması gereken hareket" olarak değerlendirmeye başlaması, şimdiye kadar Türkiye'nin AB politikasına tam destek veren ABD ile üyesi olmak istediğimiz Avrupa arasındaki rekabeti kızıştırması ve Türkiye'nin işini zorlaştırmasını düşünmek "hayalcilik" olmaz. Kaldı ki, Başbakan Erdoğan'ın ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edelman'a uzun süre randevu vermemesinden yakınan bir ABD'li diplomatın, SABAH'ın Ankara Temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş'a yaptığı açıklamada, Türkiye'yi, Fransa-Almanya ekseninde hareket etmemesi için uyarması dikkat çekicidir. Özetle; yeni dönem, Türkiye'nin her zamankinden daha duyarlı, daha dikkatli olması gereken bir dönemdir. Her türlü provokasyona "ucu açık" bir yolculuğa çıkıyoruz. Kastamonuluların yerel ifadesiyle bağlamak gerekirse, bu yolda taş da düşebülür, ayı da çıkabülür...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |