|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Şaşmasaydım eğer, ne sevinç duyabilirdim, ne de korku. Evet, şaşmasaydım, şaşamasaydım gülemezdim de, ağlayamazdım da. Şaştığım için, şaşırdığım için seviniyorum, sadece şaşma/şaşırma yetim sayesinde korkuyorum. Sen ise korktuğum için ağladığımı sanıyorsun. Yanılıyorsun. Oysa ben sevindiğim anlarda da ağlıyorum, ağlayabiliyorum. Biliyorum. Bilmeseydim eğer güle-bilemezdim, bilmeseydim ağlaya da bilemezdim. Bildiğim için güle- veya ağlaya-biliyorum. Sevinç veya korkudan nasibi olanlar ancak gülüp ağlayabilirler. Sevinçten ağlayabilenler ise korkudan dolayı da gülebilirler; sade şaştıkları için, şaşırdıkları için. Peki ya şaşakalsalardı? İşte o zaman ne ağlayabilirler, ne de gülebilirlerdi. Çünkü şaşakalsalardı, şaşkınlıkları süresince tepkilerini tatil etmek zorunda kalırlardı. Şaşakalsalardı düşünemezlerdi; düşünemedikleri için dalamazlardı. Şaşakalma hâli dalmalarını önlerdi; şaşkınlıktan sanki dillerini yutmuş gibi olurlardı; buz kesilirlerdi, zihnin hareketi dururdu, duygular donardı. Duygular donar mı? Evet, donar. Dilersen 'taaccüb' de, dilersen 'hayret', ne farkeder? Her iki halde de şaşmaktan sözetmiş oluyorsun. İlim hayretle başlamıyor mu? Evet, bilmek şaşmakla başlar. O halde şaşa-biliyorsan, bile-bilirsin de. Bilmek istiyorsan, şaşmaktan çekinmemelisin, şaşa-bilmelisin. Hayret başlangıç, hayranlık ise sonuç, yani bir imkân, yani bir lütuf. Niçin bilmeliyim? Bilmeyi niçin istemeliyim? Bilmenin 'bilmek' dışında sebebi olmaz, olmamalı. Bilmenin kendi dışında bir başka sebebe ihtiyacı da olmaz, olmamalı. Çünkü Hz. İnsan özü gereği bilmeyi ister; sadece bilmek için, özünü gerçekleştirmek için bilmek ister. Bak, sonuca şimdiden geldik bile. Demek ki insan özü gereği şaşar, şaşabilmeyi mümkün kılacak bir öze sahip olduğu için şaşar. Şaşmaktan, şaşırmaktan çekinme o halde. Elinden geliyorsa, nasibin varsa şaşmakla yetinme, şaşa-kalmayı da iste. Hadi kulak ver şâire, bak ne diyor: Hikmet-i dünya vü mâ-fihâ bilen ârif değil
Yani dünyayı ve dünyada olup bitenlerin bilgisine sahip olanlara 'ârif' demezler; ârif o kişidir ki ne dünyayı bilir, ne de dünyada olup bitenleri. Dünya da, dünyada olup bitenler de çokluktur (kesret); bilmek çokluğun bilgisi değil, birliğin (vahdetin) bilgisidir; bu çoklukta, bunca çokluk içinde bir'i tanımaktır, birliğe tanık olmaktır; erdemin kökeni birlemektir (tevhid) yani. İrfan 'tanımak', ârif 'tanıyan' anlamına gelir; ilim ise 'bilmek', âlim ise 'bilen' anlamına. Bizler bilmekle yola çıkıyoruz, tanımakla yolu bitiriyoruz eğer mümkün olur da bitire-bilirsek; yoksa yok oluyoruz; yok olunca ne gülebiliyoruz, ne ağlayabiliyoruz. Her nesnenin bir bitimi varmış, biz de bitiyoruz. Lâkin bitiremeden bitiyoruz. Bitire-bilmeyi beceremiyoruz. Dünya bilgisinin tam da aksine biz bizi bilmiyoruz, ne ki bilmediğimizi de bilmiyoruz. Bütün bildiğimiz bizden gayrısı. Oğuz Atay günlüğünde şöyle diyor: - "Ciddi insanları ağlatamazsınız elbette; fakat sözlerinizi saçma da bulsalar gülerler gene. Saçma bir üzüntünüze ise burun kıvırırlar. Bir sarhoş, büyük bir kalabalığın içinde, ağlamaya başlamaya başlarsa, ağlatamadığı gibi güldürür herkesi kendine." Ve soruyor: - "Siz hiç karşı kaldırımdan insanı ağlatan birini duydunuz mu? Bazı özel durumlar vardır elbette; bizim evde perşembe günleri temizlik yapan Fatma hanım radyoda mevlut [mevlid] okunduğunu duyunca bir yandan çamaşırları kaynatır, bir yandan da büyük bir gürültü ile ağlardı. Sonra annem de katılırdı bu ağlamaya. Ben de onlara bağırarak günaha girerdim." (s. 22) Ne talihli kadınlarmış değil mi? Ağlayabiliyorlarmış çünkü. Hem çamaşır yıkıyorlarmış, hem ağlamayı biliyorlarmış. Talihliler, zira ağlaya-biliyorlarmış. Dindarlığın özünde var ağlamak. Dindarlık demek ağlaya-bilmek demek, ağlamayı bilmek demek. Acep yeni-dindarlar niçin ağlamazlar, ağlamayı bilmezler? Düşünmeli! - "Şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar." (s. 78) "Çünkü" diye başlayan cümleler kurmaktan hoşlanan genç adam, Oğuz Atay'ın bu sözünü ciddiye almanı öneririm sana. Cevapların çok ama hiç soruların yok! 'Niçin' diye sormuyorsun da 'çünkü' deyip duruyorsun. Üstelik elindekilerle yetinmeyip benden de yeni 'çünkü'ler talep ediyorsun. Oysa benim hiç 'niçin'den gayrı sermayem olmadı ki! Not: 4 yıl aradan sonra "Bir Kur'an Şairi: Mehmed Akif ve Kur'an Meâli" (Gelenek Yayınları) bu sefer merhumun vefat yıldönümü münasebetiyle okurun önüne çıktı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |