|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Duruşma salonlarına kameraların girmesine ben de karşıyım... Hemen her yere burnunu sokabilen bu aletler hiç değilse bu mekanlara sokulmasın. Bir toplum bu kadar da "görüntü bağımlısı" kılınmaz ki... Zaten biliyorsunuz, yeni Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle birlikte gazetelerimizden ve televizyon ekranlarımazdan hiç değilse bu "kirlilik"in sonu gelecek. Bu durumda herhalde biz de, bütün "medeni ülkeler"de olduğu gibi, "duruşma ressamları"nın bize ilettikleri ile yetinmek zorunda kalacağız. Kameraların duruşma salonuna girmesinin pek çok mahzuru var. Tabii ki en başta henüz "sanık" durumunda olan kişilerin "görüntü" dediğimiz şeyin okurlar ve izleyiciler üzerindeki büyük etkisiyle daha işin başından itibaren "suçlu" olarak algılanmalarına yol açılması meselesi. Ayrıca, "kameralar"ın mahkeme heyetlerinin "psikolojisi" üzerindeki muhtemel olumsuz etkileri de olabilir. "Kamera" ile karşı karşıya geldiğinde çoğu zaman ikinci şahsiyetini ortaya çıkaran insanlardan oluşan bir toplumda yaşamıyor muyuz? Dolayısıyla bu olumsuz etki pekâla mahkeme heyetleri için de geçerli olabilir. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli oramiral İlhami Erdil'i karısı ve çocuğuyla birlikte duruşma salonundayken resmeden görüntüleri hatırlayarak söylüyorum bütün bunları. Biliyorsunuz, medya bu görüntülerin epeyce tadını çıkarttı. Televizyon ekranları ve gazeteler aracılığıyla haklarında ciddi iddialar bulunan bu üç kişiyi yeterince temaşa etme fırsatımız oldu. "Türk medyası" bu meseleye el atarken (yine iyi hatırladığımız gibi) üzerinden hiç de hoş olmayan kokular yükselen bu davayı (tabii ki!) belli bir "format"ta takdim etmeyi tercih etti. Yani özetle şöyle bir "format": "Emir yine Özkök'ten!" Bu "format"ın ikinci ayağı da şöyle özetlenebilir: "Asker sivillere yine ders verdi!" Bu ve benzer "formatlar"ın bayağı "komik formatlar" olduğunu söyleyebiliriz herhalde... "Türk medyası" sayfalarına ve ekranlarına taşıdığı bu olaydan da illâki bir ders çıkaracak! Her "kıssa"dan illâki bir "hisse" çıkaracak! Ayrıca bu "hisse"ler illâki malum istikamatte olacak! Neyse, biz dönelim yine İlhami Erdil'in yargılanmakta olduğu duruşma salonunun görüntülerine: Bu görüntüler içinde benim ilgimi en çok "mahkeme heyeti"nin görüntüsü çekti. Bu görüntüyü gazeteler içinde en berrak şekilde Milliyet gazetesi aktardığından, bundan sonrası için onun kullandığı fotoğraf ve haberi esas alacağım. "Mahkeme heyeti"nin oluşumu (fotoğraftan aktarıyorum) şöyle gerçekleşmişti: (soldan sağa) Askeri Başsavcı Albay Saim Öztürk, Hava Korgeneral Erdoğan Karakuş, Orgeneral İsmail Koçman, Daimi Hâkim Kıdemli Albay Turgay Çağlar ve Hâkim Yüzbaşı Okşan Çiğdem. Milliyet gazetesi şu bilgiyi de veriyordu: "Erdil'in amiral rütbesinde bulunması nedeniyle mahkeme heyetinde 3 askeri hâkim ile iki general var. Karar aşamasında, ilk oyu heyetteki en küçük rütbeli kişi, son oyu ise heyet başkanı Orgeneral İsmail Koçman kullanacak." Eveeet! Erdil'i yargılayan "mahkeme heyeti"nin oluşumu işte böyle ve bu heyet karar aşamasında da gazetede açıklandığı gibi davranacak.... Unutmadan, bir ayrıntıyı daha aktarayım: "Askeri Hâkim'den Erdil'e: Komutanım / Kıdemli Hâkim Albay Turgay Çağlar, Erdil'e zaman zaman 'komutanım' dedi. Çağlar, Erdil'in savunmasını oturarak yapabileceğini söyledi." İsterseniz şimdi de meseleyi toparlamaya çalışalım: Bir kere herşeyden önce, "mahkeme heyeti"nin oluşumunda bir gariplik yok mu? Askeri Başsavcı'yı çıkarırsak, karar aşamasında bir araya gelecek olan 4 kişiden ikisinin "hâkim" sıfatı taşımaması bir problem yaratmıyor mu? Ayrıca unutmayın ki, bu iki kişinin rütbesi diğer iki üyeninkinden çok yukarıda. Ayrıca unutmayın ki, bu iki kişi "karar aşaması"nda fikrini beyan edecek olan son iki kişi... Bana göre, bu "mahkeme heyeti"nden çıkacak olan karar, hangi istikamette olursa olsun, "kuvvetler ayrılığı"na göre şekillenmiş "Bağımsız Yargı" ilkesine hiç mi hiç uygun düşmeyen bir karar olacaktır. Nasıl uygun düşebilir; dört kişiden oluşan karar merciinin yarısı "hâkim" sıfatını taşımıyor; ayrıca bu kişiler heyette yer alan diğer iki üyenin "komutanı" konumunda... Zaten biraz önce okunuduz biliyorsunuz; Kıdemli Hâkim Albay Turgay Çağlar, mahkeme heyetinde yer alan iki general bir yana, "teamül" icabı karşısında "sanık" sandalyesinde oturan emekli bir oramirale bile "Komutanım" diye hitap ediyor... Emekli oramiral İlhami Erdil'in ve ailesinin görüntülerine bol bol yer veren "Türk medyası" (nedense?) bu "garipliğin" altını hiç mi hiç çizmedi. Hem de söz konusu duruşma tarihinin "Yaşasın AB'ye giriyoruz!" neşesinin bol olduğu günlere rastlamasına rağmen. (Yeri gelmişken hoş bir "anı" olarak Erdil'in ilk duruşmasını Cumhuriyet gazetesinin baş sayfadan hangi başlıkla verdiğini de hatırlayalım: "Erdil'den yanıt / "Silahlı Kuvvetler yıpratılıyor") Oysa biz biliyoruz ki (bilmek zorundayız ki), "mahkeme heyeti" içinde ve "mahkeme heyeti" ile sanıklar arasında "hiyerarşik" bir ilişki olamaz... Mahkeme salonunda "hiyerarşik" ilişkinin "sivil"i de olamaz "askeri"si de... Merak ediyorsanız onu da söyleyeyim: Üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği'nin mevzuatında da böyle bir şey olamaz! Hem hatırlayın; yolu mahkemeye düşen herkesin şahit olduğu gibi, ister sanık, ister tanık olsun farketmez, hâkimin karşısına geçen herkesin (aman herhangi bir "hiyerarşik" ilişki yaşanmasın diye!) bir "dayak yemediği"(!) kalmıyor mu?! Madem öyle, yani "duruşma salonu"nda hepimiz bu derece "eşit"iz, o zaman "Komutanım" hitabı da nereden çıktı?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |