|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Önceki iki yazımda elimden geldiği kadar belirtmeye çalışmıştım: DEHAP ve Demokratik Toplum Hareketi'nin -ya da doğrudan PKK'nın- "söylemi", birarada olmayacak iki şeyi birarada tutmak istemesinden dolayı böyle "sıkıntılı" ve problemliydi. Bu iki şeyden birincisi "milliyetçilik", ikincisi ise komünizmin "Stalinci" versiyonu idi. Türkiye'deki Kürt hareketine özellikle "yönetim" düzeyinde rengini veren bu "sentez", hareketin temsilciliğine talip bu kuruluşların vazettikleri "bulanık söylemin" arkasındaki asıl neden idi. Bakın, Orhan Doğan röportajda (Demokratik Toplum Hareketi bahsinde) bu konuya da giriyor: "Biz sadece Kürtlerin hakkını savunmak, sadece bölgeye hitap eden etnik bir parti olmak için yola çıkmadık. Türkiye'de etnik siyaset çağcıl değil artık. Biz, Türkiye'nin her insanına, her karış toprağına kucak açıyoruz." Doğan'ın, söz bu bahse gelinceye kadar etnik temelde "şiddetin nedenlerini anlamak" üzerine söyledikleri ile şimdi etnik siyaseti "çağcıl" bulmaması arasındaki tutarsızlık bir yana (ayrıca şunu da belirtmek isterim: "Şiddet"i bir araç-amaç olarak kullanmayan "çağcıl" etnik siyasetten söz etmek de pekâla mümkün ve meşrudur), ortaya atılan iddianın büyüklüğüne bir bakın! Demokratik Toplum Hareketi, "sol" bir politikayla Türkiye'nin her insanına kucak açıp, herkesin partisi olacaktır! Türkiye'nin -başta emekçiler olmak üzere- bütün insanlarının (Türk, Kürt ya da bir başkası farketmez) kurtuluşunun kendi dolayımlarından geçtiğini ileri süren böyle bir iddianın Türkiye ve dünya gerçekleriyle uzaktan yakından bir bağı olabilir mi? Söylediğim gibi, "çağcıl" bir etnik siyaset mümkündür ve bu konu tabii ki konuşulabilir-tartışılabilir. Ancak, PKK'nın ve ona toz kondurmak istemeyen kuruluşların "milliyetçilik" ve "komünizm"in sentezinden oluşan ideolojilerinin -hele bu çağda- konuşulacak-tartışılacak bir yanı yoktur. Ben bu "sentez"i, "bölücülük" niyet, iddia ya da suçlamalarından (artık hangisi doğru ise) çok daha büyük bir problem olarak görüyorum. Türkiye'deki Kürtlerin çok (hem de çok) büyük bölümünün bu "sentez" ile olumlu-olumsuz bir ilişkilerinin bulunduğunu da sanmıyorum. Bu "söylem"in sahibi yönetimlerdir. Bu durumda aranızda "Peki ya Kürt halkını önemli bir bölümünün Öcalan'a duyduğu sempati, buna ne diyeceğiz?" diye soran var mı bilmiyorum. Bu tespit (Orhan Doğan'ın da röportajda söylediği gibi) doğru olabilir ve hatta büyük ihtimalle doğrudur da. Ama bu tespitin doğruluğu Türkiye'deki Kürtlerin önemli bir bölümünün deminden beri sözünü ettiğimiz ("çağcıl" olmayan) "sentez"e yakınlıklarından kaynaklanabilir mi? Ne münasebet... (Belki merak edersiniz diyerek, bu "sempati"nin (bana göre) nedenini de yazayım: Bu tesbiti anlayabilmek için yine mutlaka, geçen günkü yazımın sonuna iliştirdiğim "değer bilme-değer tanıma" (reconnaissance) kavramına müracaat etmemiz gerekiyor.) Neyse, belki çok da kötümser olmamak gerekiyor. Önce "Aydınlar", arkasından Başbakan, daha sonra da DEHAP ve Demokratik Toplum Hareketi'nin silahlı mücadeleye "koşulsuz" olarak son verilmesi için yaptığı çağrı PKK'nın "Bir aylık eylemsizlik kararı" ile karşılık bulmuş olsa da bu girişimler belki yeni bir arayışa neden olabilir. Bu yeni arayış çerçevesinde, başta seçim sistemindeki barajın aşağı çekilerek Kürt hareketinin kurumsal siyaset çerçevesinde temsilinin sağlanması gibi kolay çözümler mutlaka düşünülmelidir. Bu türden "siyasi" çözümlere "kültürel" alana ilişkin son dönemde getirilen iyileştirmelerin daha da iyileştirilmesi süreci de de eşlik etmelidir tabii ki. Ancak yine de bütün bu "çözüm" arayışlarının "sorunu" büyük ölçüde çözebileceği gibi yersiz-boş bir beklentiye de düşmememiz gerekiyor sanırım. Çünkü bu sorunun çözümü herşeyden önce, Türkiye'deki Kürt hareketi "tabanının", hareketin "milliyetçi-komünist" totaliter bir "ütopya"nın taşıyıcısı olan bugünkü "yönetimi" ile arasına mesafe koymasından geçmektedir. Gerçekten demokratik bir çözüm yolunda umutlanabilmemiz için şart olan ilk gelişme, hareketin "yönetimi"ni geliştirmekten hâlâ bıkmadıkları "Kürt usulü Stalinizm" ile başbaşa bırakıp sorunu yeni kavramlarla tartışmaya açmalarıdır. Bu "yeni kavramlar" arasına "milliyetçilik" gibi eski bir kavramın girebilme ihtimalini düşünerek tasalanmak da yersizdir, çünkü bu "eski kavram" bile tek başına (yani yanına komünizmin "Stalinci" versiyonunu almadan) fazla korkutucu değildir... "Stalinci zihniyet sadece o 'yönetim'e mi hâkim?" diye sormuyorsunuzdur umarım... Biliyorum sormuyorsunuzdur, çünkü bugün konumuz o değil... (Üç yazıdır sürdürmeye çalıştığım bu tartışmaya noktayı koymuştum ki, Ankara Ünisersitesi'nden Vahap Çoşkun'un "Öcalan'ın diliyle olmaz" başlıklı yazısıyla (Radikal İKİ) karşılaştım. Çoşkun, PKK'nın benim de dikkatinizi çekmeye çalıştığım totaliter dilini çok güzel analiz etmiş. Dolayısıyla yarınki yazıda da bu yararlı analizi gözden geçireceğiz.)
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |