|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Hay Allah, durduk yerde, Teoman Erel’i hatırladım... “Durduk yerde” dememe bakmayın, kendisini hatırlamamın birazdan anlatacağım önemli bir sebebi var. Fakat önce bilmeyenleri aydınlatmak için “Teoman Erel kimdir?” sorusuna cevap vereyim. 1994 yılında Afyon’un Bayat ilçesi yakınlarında geçirdiği trafik kazasında kaybettiğimiz kıdemli bir gazetecidir Teoman Erel. Ölmeden önce Meydan gazetesinde yazıyordu, ama uzun yıllar Milliyet’te köşe yazarlığı yapmıştı. Köşesinin başlığı ‘Teleks’ti. Bir dönem bayağı tartışılan yazılara imza atmış, mesleğini ciddiye alan Teoman Erel’in unutulması ilginç... Benim hatırlamamın sebebi, kulaklarımda yer etmiş gazeteci tanımıdır. “İyi gazeteci” derdi Teoman Bey, “Kendisininki başta olmak üzere gazeteleri iyi okuyandır.” O bu tanımı ne zaman yapsa, odasına gün devrilmek üzereyken girdiğimde masası üzerindeki gazete tomarı el değmemiş halde duran temsilci veya yazar dostlarım aklıma gelirdi, şimdilerde de tersi oluyor: Bazı meslektaşların odasına girdiğimde aklıma Teoman Erel geliyor... Türk medyasında başarılı olmuş örnekler kimler? Bu soruya cevap teşkil edeceğine inandığınız isimleri art arda sıralayın, hemen hepsinin Erel’in ölçüsüne uygun olduğuna tanıklık edebilirim. Ertuğrul Özkök sabahın köründe okur gazeteleri ve bazen tepki verir... Hasan Cemal de öyle... Zafer Mutlu, önceki gün arayıp, Vatan’ın yeni promosyonuna esin kaynağı olduğum için bana teşekkür etti. Yeni çıkan kitaplardan söz ederken Hugh Pope’un ‘Sons of Conqurers’ adlı eserini de ele almıştım; bende okuyup çevrilmesini sağlamış; Vatan ‘Evlâd-ı Fatihan’ adıyla veriyor o eseri... Dikkate alınması gereken gazeteciler başkalarını dikkate alanlardır... “Bu da nereden çıktı?” demeyin, bekleyin. Bu girizgâhın da bir sebebi var. Sebep de, bu hafta karşılaştığım bir garip durum. Konumuz Formula-1 yarışı ve bunun bir gazeteye yansıması... Sabah gazetesinde yazan halkla ilişkiler ve ‘medya uzmanı’ Ali Saydam’ın dünkü yazısı aynı gazetenin bir başka yazarına takdir hisleriyle doluydu. Okuyalım: “Bu Formula 1 de bize ders olsun... Fatih Altaylı cuma ve cumartesi yazdı. Çok doğru noktalara temas etti. Dünya markası olmaya çabalayan Türk markalarından neden bir tanesi çıkıp da 3,5 milyon dolar ödeyip yarışa adını verdirmedi, diye sorgulamış Fatih. Çok haklı. Kaçar mı bu fırsat? Biraz kıskanmadım desem yalan olur. İletişim konusundaki uzmanlığımıza rakip olmasını değil. Konuya bizden önce değinme şansını kullanmasını...” Ne diyor ‘medya uzmanı’? Formula 1 etkinliğine bir uluslararası Türk firmasının sponsor olması ve bu yolla markasını dünyaya tanıtması gereğini Fatih Altaylı’dan okumuş... Kıskanmış... “İletişim konusundaki uzmanlığımıza rakip olmasını değil, konuya bizden önce değinme şansını kullanmasını kıskandım” diyor... Ne kadar övücü sözler bunlar böyle... Şu yakınlarda Hürriyet’teki köşesini Sabah’a taşıyan Fatih Altaylı, bir gün önce konuya değinen bir yazı yazmıştı gerçekten ve gazetesinin yayın yönetimi de o yazıyı birinci sayfanın en mutena yerinde değerlendirmişti. Şöyle diyordu Fatih Altaylı: “Biliyor musunuz, bu yıl yapılacak olan Formula 1 organizasyonlarından sadece birinin sponsoru yok. / O da İstanbul'da yapılacak olan ‘Türkiye Grand Prix’si. / Dünyanın her yerinde yapılan Grand Prix yarışına bir ‘Marka’ sponsor olur.” Gazetenin iletişim uzmanı Ali Saydam’a “Neden ben daha önce düşünmedim?” pişmanlığı yaşatan bu değinme... Garip olan da bu işte... Çünkü, “Bir Türk markası Grand-Prix’e sponsor olmalıydı” konusunu ilk ele alan yazar Fatih Altaylı değil... Sabah’ı hazırlayanlar, o ‘gıpta edilen’ yazıdan iki hafta önce konu gazetelerinin bir başka yazarı tarafından ele alındığında olayda birinci sayfada değerlendirilmeyi gerektirecek bir değer bulamamışlardı... Mehmet Altan yazdı ve yazdığıyla da kaldı... Mehmet Altan’ın 6 Ağustos 2005 tarihli yazısının başlığına bakalım: “Formula 1’in neden sponsoru yok?” İyi mi? Şu satırlar o yazıdan: “Özetle, Formula-1 kelimenin tam anlamıyla küresel bir şenlik... / Ne var ki, bunu vesile sayarak tüm dünyaya kendi reklâmını yapacak bir sponsor şirket bulunamamış... / ‘Yarış İsmi Sponsorluğu’ bu organizasyonun en önemli sponsorluk bölümüymüş... Organizasyon komitesi üç milyon dolar ödeyene bu imkânı vermeyi kararlaştırmış... / Görüşülenlerin neredeyse tümü ‘Bizim markamız global değil, sadece Türkiye'de ve birkaç ülkede varız’ diyerek sponsorluğa tâlip olmamışlar... / En tanınmış firma olarak saptanan Türk Hava Yolları ile yapılan görüşmelerden de sonuç çıkmamış... / Yapılacak on dokuz yarışın on birinde sponsorluk bulunmuş ama temel sponsorluk açıkta kalmış... / Kimse kendini bu ölçüde global bir kuruluş görmediği için çıta yüksek gelmiş...” Sabah gazetesi yazarları birbirlerini okumuyorlar mı? Hadi yazarlar birbirlerini okumuyorlar, gazete yönetiminden her yazarın yazısını yayından önce okuyan bir kişi de mi yok? Var da, iki hafta önce Mehmet Altan “Sponsor yok mu?” diye yazdığında konu neden birinci sayfadan değerlendirilmedi? O zaman ele alınsaydı belki bir sponsor çıkardı; her şey olup bittikten sonra yazılanın haber değeri nedir? Teoman Erel’i işte bu sebeple hatırladım...
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |