|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Batılıların yapamadıklarını, artık "biz" kendimiz "kendi ellerimiz"le yapar hale geldik. Nasıl mı? Şöyle: Hem körü körüne Batı karşıtlığı yaparak; hem de serapa, aptalca bir Batı-yanlılığı geliştirerek... Oysa her iki tavır da Batı'nın, hegemonyasını ve sömürüsünü yeniden üretmesine, meşrulaştırmasına ve pekiştirmesine katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramıyor. Ama biz bu yakıcı gerçeği farkedebilmiş bile değiliz henüz. Batı yanlısı tavırların ve söylemlerin Batılıların her tür hegemonyalarını pekiştirdiğini biliyoruz da, Batı-karşıtı tavırların ve söylemlerin Batılıların hegemonyalarının pekiştirilmesine ve meşrulaştırılmasına nasıl olup da katkıda bulunduğunu anlayamıyoruz. Burada kaçınılmaz olarak sorulması gereken soru şu: Batılıların haksız hegemonyalarına karşı çıkmayacak mıyız? Elbette ki, "karşı çıkacağız". Ama nasıl karşı çıkacağımız sorusu hayatî bir sorudur burada. Ki, bu da bir "dil" ve tavır, yani muhkem ve sarsılmaz bir duruş geliştirebilme meselesi tabii ki. Bugüne kadarki "İslamcı" söylemlerin aslında yapıp ettikleri şeyin Batılıların hegemonyalarını daha bir pekiştirmekten başka bir işe yaramadığı ortaya çıkacaktır. "Nasıl yani?" diyorsunuz, değil mi? Açıklamaya çalışayım: Batı'ya karşı geliştirdiğimiz tavır ve söylemlerin hemen hepsi "reaksiyoner" tavırlar ve söylemlerden öteye geçemiyor. Oysa reaksiyoner tavırlar ve söylemler, Batılıların hegemonyalarını yeniden üretmelerine, pekiştirmelerine ve meşrulaştırmalarına yarıyor. Eğer Batılıların haksız hegemonyalarına gerçekten anlamlı bir şekilde dikkat çekmek ve hatta bu hegemonyanın kırılmasına katkıda bulunmak istiyorsak, reaksiyoner tavırları (dolayısıyla Batılıların belirlediği "alan"da "oynama"yı ve "hareket etme"yi) bir an önce terk etmek zorundayız: Batı'ya KARŞI değil; Batı'ya RAĞMEN bir şeyler söyleme ve yapma özgüvenine, sıhhatine yani pergel metaforu ile hareket etme imkânına kavuştuğumuz ân, söylediklerimizin ve yaptıklarımızın bir anlamı ve karşılığı olabilir. Aksi takdirde Batılıların bile yapamadıkları bir şeyi yapmaktan, yani Batılıların "papaz"ı olmaktan kendimizi kolay kolay kurtaramayız. "Batı'ya karşı" karşı geliştirilen tüm söylemlerin merkezinde BİZ yokuz; Batı var. Reaksiyon, Batılılar tarafından ortaya konan aksiyon'un ve yine Batılılar tarafından belirlenen "oyun"un ve "hareket alanı"nın kabul edildiği anlamına gelir. Bizim Batılılar tarafından tanımlandığımız ve bu tanımla(n)maya karşı gösterdiğimiz reaksiyon'la bu tanımla(n)manın dışına çıkamadığımız; bunun dışına çıkabilecek bize özgü bir "oyun" ve "hareket alanı", bize özgü bir varoluş, eyleyiş / eylem ve söyleyiş / konuşma alanı'nda bulunmadığımız ve her şeyden önce böylesi bir eylem / konuşma / varoluş alanı icat ve inşa etmemiz gerektiği hayati gerçeğini henüz kavrayamadığımız anlamına gelir. Batıya karşı değil, Batı'ya rağmen icat etmek zorunda olduğumuz böylesi bir varoluş, konuşma ve eylem alanı meselesinin farkında olmadığımız için Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra hızla küreselleşmeye başlayan postmodern söylemler, genelde tüm dünyadaki, özelde ise İslâmcı elitleri ve "aydın"ları, bu kez daha doğrudan Batılıların "papaz"ı yaptı. Öyle ki, İslâmcı elitlerin ve "aydın"ların artık bir referans sorunları kalmadı. Onların da söylemlerinin merkezinde sözümona "demokrasi, sivil toplum, insan hakları" gibi seküler paradigmalar yer alıyor. Üstüne üstlük bu paradigmaların evrensel olduğunu onlar da söyleyebiliyorlar! Önceden yalnızca "modernleştirici" veya "Batıcı" elitler ve "aydınlar" Batılıların "papaz"ı rolü oynuyorlardı. Şimdiyse, bu rolü oynamaya İslamcı elitler (teknokratlar, bürokratlar ve politikacılarla) İslamcı "aydın"lar da hâzır ve nâzır olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar! Pes doğrusu! Oysa Batı'daki birinci sınıf aydınlar, Batı hegemonyasını, yeryüzündeki diğer kültürlere varolma ve hayat hakkı tanımadığı, dolayısıyla tek tip bir kültürü, üstelik de tek boyutlu insan, toplum ve dünya tasavvuruna sahip, bu dünyayı mutlaklaştırıcı seküler kültürü yeryüzünde tek hâkim kültür olarak dayattıkları için şiddetle eleştiriyorlar. Oysa Türkiye'deki tüm diğer Batı dışı toplumlardaki seküler elitler ve aydınlar, şunu söylediklerinin farkında bile değiller: Bizim -Müslüman olarak- bu dünyaya söyleyeceğimiz hiçbir şey yok. Batılılar, bizim adımıza da her şeyi en iyi şekilde söylüyor ve yapıyorlar zaten! Bu nedir? Hem salaklık (olup bitenleri anlayamamak), hem de asalaklık (bağımsızlığını yitirerek temlim bayrağı çekmek) hâlidir. Tarihin dışına düşüldüğünün itiraf edilmesidir. Her şeyi başkalarından bekleme tembelliğinin ve kişiliksizliğinin en somut göstergesidir. Batı var, biz yokuz, demektir. Oysa kendileri bir şeyler üretmek yerine, sadece başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinenler, bu işin sonunda, tükenmekten başka bir sonla karşılaşamayacaklarını artık görmek zorundadırlar. Öte yandan, her şeyi Batı'ya karşı kurgulayan İslâmcı aydınlar ise, Batı'ya rağmen bir tavır geliştiremedikleri için, dolaylı olarak Batı'yı merkeze yerleştirdiklerini, İslâm'ı değil seküler Batı'yı hareket ve eylemlerinin merkezine koyduklarını, İslâmî referansları değil, Batılı referansları yeniden üreterek meşrûlaştırmaktan başka bir şey yapamadıklarını kavramak durumundadırlar. Oysa Referansı olmamak, referansını yitiriyor olmak, asla Özne olamamak, var-olamamak ve tarihin yapılmasında aktif rol alamamak demektir. Görüldüğü gibi, her iki durumda da Batılıların papazı olmak, "papaz olmak"la (dünya âleme karşı komik duruma düşmekle) sonuçlanacak, traji-komik bir yokoluş hikâyesinden başka bir şey değildir.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |