AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Camiye casus koymak

Amerika'da başlayan 'terör paniği'nin bir güvenlik refleksinin abartılı sonuçları olmadığı her geçen gün daha bir ortaya çıkıyor. Bir toplum kendini gerçekten tehdit ya da saldırı altında hissettiğinde alacağı tedbirler ne kadar abartılı olursa olsun tehlikenin psikolojik ve fiziki etkisi, görünürlüğü ile orantılı olacaktır.

11 Eylül sonrası Amerika'nın terörle mücadele adına geliştirdiği küresel askeri kuşatmanın stratejik boyutu bir tarafa, doğrudan aktör olmayan ülkelerin bile ortaya koyduğu tepkilerin kültürel boyutu üzerinde yeterince durulmadı. Oysa bizzat Amerikan stratejisini, yani hegomon bir güç olarak bütün dünyaya değnek gösteren, egemen ve dışlayıcı tutumun da tarihi ve kültürel temelleri üzerinde yeterince durulmadı. Sorun stratejik hata düzeyinde ele alınırken bizzat bu stratejiyi üreten insan unsuru ve onu çevreleyen tarihsel, kültürel arkaplan göz ardı edildi. İslam ve terör konusunda zorunlu bir ilişki kurmaya çalışan kültürün önyargı ve dışlayıcılığı bir tarafa bizzat bu İslam -terör ilişkisi üzerinden ortaya çıkan toplumsal refleksin, siyasal anlayışın tarihsel olarak derinlerde yatan kimi bilinçaltının ortaya çıkması gerçeği üzerinde fazla durulmadı.

Amerika gibi doğrudan ne terörün muhatabı ne de küresel iddia ve güç sahibi olmayan periferideki batılı ülke ve toplumlarda ortaya çıkan karşıtlık ve dışlayışın, güncel siyaseti aşan boyutu olduğu muhakkak. Kısıtlayıcı yasal düzenlemelerin, polisiye tedbirlerin özgürlükçü, liberal toplumlarda bu kadar çabuk kabul görmesi ve ikna edilmesi mümkün olmazdı. Söz gelimi Avustralya hükümetinin almaya çalıştığı şu karar bu anlamda bir gösterge olarak okunabilir. Avustralya başbakanı Howard'ın da desteklediği tasarıya göre bundan böyle Müslümanlara ait camilere casus görevlendirilecek. Howard bu girişime gerekçe olarak; camilerde terör ve şiddetin teşvik edilmesi durumunda bunu bilmeye hakları olduğunu söylemiş. Amerika'daki neoconların toplumsal histeriye dönüşen tavırları ve hırslarının beslediği politikaları hatırlatan bu sözlerin dünyanın diğer köşesinden geldiğine inanmak zor olacaktı eğer bu tepkiyi ortaya çıkaran kültürün farkında olmasaydık. Avustralya örneğinden devam edecek olursak, başka bir gelişme, camiye casus gönderme fikrinin temelinde yatan asıl saikin polisiye, hatta güvenlik gerekçesiyle izah edilemeyeceği peşinen ortaya çıkıyor. Avustralya Milli Eğitim Bakanı Brendan Nelson, Avrupa-Batı mitini yerle bir eden bir açıklama yapıyor: Avustralya değerlerini benimsemeyenler ülkeyi terk etsin.

Bu fikrin, güncel siyasal kaygıları aştığı muhakkak. Bu tavrın bir adım sonrası, Kur'an ve İslamın peşinen bir kötülük kaynağı olarak görülmesini düşüncesinin alenileşmesidir. Benzer şekilde (Avrupa'dan da pek çok örnek verilebilir) Çarlık Rusya'sında Kur'an'ın bazı ayetlerinin okunmasının yasaklanması ile eşdeğer bir tutuma işaret etmektedir.

Avustralya Milli Eğitim Bakanın tehdidine benzer sözleri pek çok Avrupalı siyasetçiden işittik. Bu tavır, sadece kendi ülkelerine gelen, yerleşen göçmenleri Batılı değerleri benimsemeye zorlanmalarıyla sınırlı kalmayan, nerdeyse bu ülkelerle yakın-uzak ilişki kurmak durumunda olan ülkelere de dayatılan tek taraflı bir yaptırıma dönüşmüştür. Batılı değerlerin evrenselliği ve zorunluluğu fikri aslında pluralist iddiasına rağmen Batı toplumlarının tek kültürlülüğü ile ilişkilendirilmeden anlamlandırmak zordur. Almanya'daki Türk işçilerinin Alman kültürüne entegrasyonu fikri artık bizim siyasilerimizin bile sorgulamadan kabul ettikleri, destekledikleri bir devlet politikasına dönüşmüştür. Burada şu soruyu sormadan söylediklerimizin mahiyeti anlaşılmayacak: Bir arada yaşamanın ön şartı neden entegrasyon olmak zorunda? Bu sorunun cevabını Avrupa değerlerinin evrensellik iddiası ile birlikte düşünülerek verilebilir ancak. Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinde de benzer kriterlerin çok daha rafine, inceltilmiş ve daha üst bir dille geliştirilerek karışımıza çıkmaktadır. Bu sürecin, daha doğrusu ilişki biçiminin iki farklı medeniyetin bir araya gelmesi (bunun iyi veya kötü bir şey olduğu ayrı) yerine Avrupa medeniyetinin/değerlerinin farklı-öteki gördüğü bir toplumu kendi normları, kültürel değerlerine uygun hale getirilmesi operasyonundan ibaret olmasıdır. Avrupa toplumlarının ürettiği değerlerin, toplum ve siyaset modellerinin evrensellik iddialarının yanı sıra çoğulculuk ve özgürlükçülük iddiaları da küçük bir kriz ortamında parçalanmaktadır.

Batı toplumlarının kültürel arkaplanı hakkında fikir sahibi olanlar için hiç de şaşırtıcı olmayan "ya sev ya terk et" türü yaklaşımın temelinde yatan vandalizm fark edilmedikçe ne Amerikanın küresel iştahası ne de Avustralya gibi ülkelerin dışlayıcı tavrı anlaşılabilir. Yirminci yüzyılın en büyük miti Avrupa fikri idi. Özgürlüklerin, gelişmenin, düşüncenin yurdu bir Avrupa miti örülmüştü. Bu mit daha sonra Amerika'yı temsil etse de genelde batı miti diyebileceğimiz efsunlu fikir tüm dünyayı sardı.

Oysa özelde Avrupa'nın farklı olanla bir arada yaşamak gibi tarihten gelen, mevcut kültürünü besleyen bir deneyimi, geleneği hiçbir zaman olmadı. Son zamanlarda yaşananlar, özgürlük ve çoğulculuk gibi modern zamanlara özgü model ve söylemleri Batılı toplumların içselleştirmekten ne kadar uzakta olduğunu ortaya çıktı.


25 Ağustos 2005
Perşembe
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED