T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 14 ARALIK 2005 ÇARŞAMBA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Ahmet KEKEÇ

Herşeye rağmen sağduyu...

Hasan Cemal'in anılarını nihayet okudum... "Kişisel hesaplaşma" kokan bir-iki ufak ayrıntıyı saymazsanız (ki, saymıyoruz ve Yalçın Doğan'ın alınganlığını da anlamakta güçlük çekiyoruz), bence son derece yararlı ve iletişim fakültelerinde okutulması gereken bir kitap.

Uğur Mumcu bahsi de geniş yer tutuyor kitapta.

Hasan Cemal, "menfur bir suikaste kurban giden" Mumcu'ya sevgiyle yaklaşıyor.

Elbette öyle olması gerekirdi.

İlhan Selçuk'gillerle aynı düşünsel çizgide bulunmakla birlikte, farklı ve benzersiz bir gazeteciydi Uğur Mumcu. Çalışkandı da... Yaptığı, bir anlamda, "kriminal" ilmine dayanan bir gazetecilikti; fikri takip yapmak, gizlilik derecesi yüksek kripto ve belgeleri faş etmek, devlet arşivlerinden bilgi devşirmek gibi...

İyi bir gazeteciydi, kim ne derse desin.

Belki de ona akıbetini, istihbarat dünyasına/istihbarat ilişkilerine olan eğilimi, merakı, yahut yakınlığı hazırlamıştı.

Kimbilir...

Hasan Cemal pek oralara girmiyor ama, birçok bakımdan kullanışlı bir cinayetti Uğur Mumcu suikasti. "Laik-antilaik" çatışmasını azdırmak isteyenler için de bir "milad", önemli bir başlangıç noktası...

Bütün kötülüklerin başladığı tarih olarak "1950"yi, yani "demokratik parlamenter sistemi" işaret edenler, Mumcu'nun katledilmesiyle oluşan tepki halesini çok iyi değerlendirdiler... Daha önce az satışlı "ideolojik sol" dergilerin utangaç bir biçimde dile getirdikleri "demokrasi karşıtı" görüşler ilk kez Uğur Mumcu suikastinden sonra resmiyet kazandı. Türkiye'yi tek parti karanlığına mahkum etmek isteyen mensuplar oligarşisi, dolayısıyla, bu cinayete çok şey borçludur.

Evet, birçok bakımdan kullanışlı bir suikastti...

Türkiye'de inançlar, aidiyetler ve değer tercihleri üzerindeki "dolaylı baskı", ilk kez bu suikastle birlikte görünür kılındı. Onyılların düşü olan demokratikleşme, sivilleşme çabaları bu suikastin vücuda getirdiği "sivil refleksle" akim kılındı.

Elbette Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı suikastleri de benzeri bir fonksiyon icra ediyordu. Failleri bulunamadı ama, mezkur cinayetler, izleyen yıllarda "işlevselliğini" hep korudu.

Ne zaman insanlar inançlarından, aidiyetlerinden, değer tercihlerinden dolayı töhmet altında bırakılmak istense, "hazır giysi" gibi önlerine Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç suikastleri sürüldü.

Sonuç: Büyük bir enerji kaybı.

Hasan Cemal'in kitabı, aynı zamanda bir "fırsat"a işaret ediyor.

Bundan sonra meselelerimizi daha serinkanlı tartışabiliriz; bu cinayetlerin izini sürerken daha sorumlu, daha sağduyulu davranabiliriz ve "ötekini töhmet altında bırakmayı haklılığımızın ispatı" saymayız. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti gibi, hassas çatışma dengelerine sahip bir ülkede yaşıyoruz ve "sağduyu" hâlâ en temel ihtiyacımız.

Uğur Mumcu'ya yazık oldu.

Gerçekten çok yazık oldu.

Bir de tabii meselenin, "Bu suikastlerin yol açtığı siyasal dönüşümlerden hangi dost ülkeler (!) kazançlı çıkmış, hangi düşman ülkeler (!) kaybetmiştir?" gibi, bence giderek önem kazanan bir boyutu daha var ama, biz bunun araştırmasını tarihe ve işin erbabına bırakalım.

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi