AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Doğru-düzgün, yalan-yanlış

"Sözü eğip bükmeden söylemek", muradı doğrudan ifade etmemek, sözü dolandırmak demektir; sözünü eğip büken kişi, doğru-düzgün konuşmayan kişidir.

Doğru'nun karşıtı eğri, düzgün'ün karşıtıysa yamuk'tur. Karşıtlarıyla birlikte her iki sözcüğün anlamında da geometri'nin belirleyiciliği çok açık sanırım. Çünkü Geometri'de düz çizgiye 'doğru' diyoruz; karşıtına ise 'eğri' veya 'yamuk'. Çizgi sadece boy'dan oluştuğuna göre, doğruluğun pekâlâ 'boyut'un, daha açıkçası "bir tek boyut"un adı olduğunu söyleyebiliriz. Üç boyut olduğu malum: en, boy, derinlik.

Çizgi boy'dan, düzlem en ve boy'dan, şekil ise en, boy ve derinlikten oluşur. Eğer düzlem, geometrik bir şeklin, meselâ bir prizmanın cüzünü oluşturuyorsa biz artık ona 'düzlem' değil, 'yüzey' diyoruz ki Arapçada 'satıh' kelimesinin hem 'düzlem', hem de 'yüzey' anlamına geldiği hatırlanmalıdır. Demek ki 'doğru' sözcüğü çizgi'ye, dolayısıyla boy'a, dolayısıyla tek boyuta verilen bir ad.

Doğru'ya mukabil 'düzgün' sözcüğüyse, daha çok iki boyutluluğu gerektiriyor; yani en'i ve boy'u... Çizgi ve düzlem sadece zihinde (vehimde) varolur; zira dış dünya sadece cisimlerden, cisimler ise üç boyuttan oluştuğu için, her düzlem mutlaka bir cismin unsuru olarak varolur ki biz bu durumda ona 'yüzey' adını verdiğimizi söylemiştik. Yüzeylerin düzgünlüğünden söz ettiğimizde maksadımız pürüzsüzlüktür. Pürüzsüz zeminleri, pürüzsüz yüzeyleri kastederek biz ancak 'düz' veya (düz olan anlamında) 'düzgün' deriz. Nitekim 'düzeltmek', 'dümdüz etmek' fiillerinin kökeninde düz; düz'ün (düzgün'ün) kökeninde ise yüzey, yani iki boyut vardır. "Düz kağıt, düz tahta, düz duvar, düz-taban" gibi tabirler hep bir cismin yüzeyi nazar-ı itibara alınarak kullanılmış; sözcüğün mecazî kullanımları ise tabiatıyla bu anlamın ardından gelmiştir.

Sözgelimi "doğru konuşmak", "düzgün konuşmak" tabirlerinde geçen doğru'yla "dil kurallarına uygun konuşmak" kastedilir; zira dil kurallarına uygun konuşmak doğrudur, aksi ise yanlış. İşin içine zihin girince, kavram incelmekte, 'eğri' ve 'yamuk' sözcüklerinin yerini hemen 'yanlış' (hatalı) sözcüğü almaktadır. Arapça'da bu anlamdaki doğru'ya 'savab', karşıtına 'hata' denir. (Bazı bilmezler ise savab'ı 'sevab' ile karıştırıp hata eylerler.)

Sanırım buraya kadar pek sorun çıkmadı. Lâkin şu ifadeyi nasıl açıklayacağız: "Doğruyu konuşmak."

Artık 'doğru', konuşmanın sıfatı değil, onun nasılını belirtmiyor; aksine burada 'doğru', konuşan'dan ziyade konuşulan hakkında. Bir kimse doğru konuştuğu halde, pekâlâ doğruyu konuşmuyor olabilir.

Şöyle diyelim: Kişi 'düzgün' bir biçimde söylüyor olabilir ama doğru söylemiyor, doğruyu söylemiyor olabilir. Nitekim "doğru söz", "doğru düşünce", "doğru inanç" tamlamalarında geçen doğru'ların doğruluğu, onların kendilerinde değil, gerçeğe uygunluklarında.

Bir söz, bir düşünce veya bir inanç hakkında 'doğru' sıfatını kullanabilmemiz için, o sözün, o düşüncenin, o inancın gerçeğe (vâkıa'ya) uygun olması gerekir. Gerçeğe uygun iseler doğru, değilse yanlıştırlar. Nitekim Arapça'da bu anlamdaki doğru'ya (doğru önermelere) 'sadık', karşıtına ise 'kâzib' denir. Kâzibin kökü olan 'kizb', kadim Arapça'da iki anlamlı olarak kullanılırdı: 'yanlış' ve 'yalan'. Türkçe'de ise bu sözcük, sadece ikinci anlamıyla kullanılır ve öyle bilinir.

Peki 'yalan' nedir?

Kişi doğruyu bilmeden konuşuyorsa, onun için "yanlış söylüyor" deriz. Lâkin doğruyu biliyor ve fakat buna rağmen bildiği doğrunun hilafına konuşuyorsa, bu sefer "yalan söylüyor" deriz. Demek oluyor ki yanlış ile yalan'ı ayıran cihet, sözün sahibinin kastıdır. Bilmeden gerçeğe muhalefet eden 'hatalı', bilerek muhalefet edense 'yalancı'dır. Yalan bu yönüyle sadece dilde; yanlış ise hem dilde, hem de düşüncede tezahür eder.

Sûfî mecaz anladı yâre mehabbetim
Alemde kimse bilmedi gitti hakikatim

Bu beyti tekrar tekrar oku ve bu arada unutma ki ey tâlib, hakikat ehli dahi hakikatin bir kısmının ehlidir. Çoğu, hakikatin bir kısmını iyanen, bir kısmını da gıyaben idrak etmişlerdir. O halde usanıp dolayımdan şikâyet etme de apaçık gizliyi (sırr-ı mübîni) kendi dolayımı içinde seyr eylemeye çalış! Çünkü O'nun nazlanması cilvekârlığından, yani lütfundandır!


2 Ekim 2005
Pazar
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon
Sağlık | Arşiv | Bilişim | Dizi
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED