|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Avrupa'da büyük yankılar uyandıran yazar Aslı Erdoğan, "Hayatın Sessizliği" adını verdiği türler arasında gezinen eserinde, mitsel çağrışımlardan yola çıkarak, varoluşu ölüm kusan bir kedinin ağzından anlatıyor.
"Herkes hoşnut mu kendinden? Dünyadan? Gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan? Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil, kan rengi, tokat rengi utanç rengi, çok lekeli" (Kitaptan, tadımlık...)
Fransız Lire dergisi tarafından geleceğin 50 yazarı arasında gösterilen Aslı Erdoğan; Rodos'ta başlayıp okyanus kıyısında, St. Nazaire'de tamamladığı 'Hayatın Sessizliğinde', isimli kitabında, gerçek dünyada, kendi içinde dolaşır gibi dolaşıyor. İş Bankası Kültür Yayınları arasından çıkan kitap, şiir tadı veren, yaşamın acı suyu ile beslenmiş cümlelerden oluşuyor. Öyküden şiire, düzyazıdan masala, türler arasında gezinen eser, anlatılamayanın çevresinde çemberler çizerken sessizliğe 'avuç avuç sözcükler' savuruyor. Eski Mısır şiirinden, Hindu metinlerine ve kutsal kitaplara kadar türlü kaynaklardan beslenen bu kitap sağ ve canlı kalmaya uzun, acılı, tökezlemelerle dolu bir övgü niteliğinde. İdeolojiden öte psikolojik süreçlerin açığa çıktığı eser, içinden ölüm geçen 'mesel'lerle örülüyor ve ağır metinlerden, kendini daha az gizleyen metinlere doğru giden bir çizgide ilerliyor. Eserde, bir yazarın ölümle hesaplaşması ve ölümün elinden aldıkları ile çatışması tartışması ana izleği oluşturuyor. Yaşamın her ne biçimde olursa olsun sonlanacağı gerçeği ise sürekli vurgulanıyor. Yazmak-yaşamak eylemi arasındaki sanrısını anlatan yazarın, parçalanmış 'ben'i ne paralel olarak kitaptaki, parçalanmış anlatılar öz- biçem arasındaki uyumu sağlıyor. Eserdeki ciddi çelişki Bir yazarın metni ile ilişkisinin de sorguladığı kitap, okuru da kitabın yazarını sorgulamaya zorluyor. Bu bağlamda okuruyla özdeşleşen ortak bir metne imza atan Erdoğan'ın özgünlüğünün temeli burada yatıyor. Bir dizi metin ayrı yerlerden çıkıp aynı yere yönelirken birdenbire toparlanıp başka bir yere savruluyor. Bu savrulmalar içinde, doğrucu yahut eğitici tutum izlemiyor, kutsala bakışı dışında. Eserini anlatırken "Öykü yok, kişiler yok, yargılar yok" diyerek yorumlayan yazarın, ölmediği ölümü tanımlarken; "Peygamberlerin dedikleri gibi ölüm kutsal değil ve geçit de değil" diyerek somut bir yargıda bulunması kendi söyledikleri ve kitabın genel yapısıyla çelişen bir tutum olarak öne çıkıyor. Kalem: Ölüm kusan bir kedi
Yazı yazarın, kendini aramak için girdiği bir ormana dönüşüyor. Yalnızlığını doyasıya yaşadığı özgürlükten ve tutsaklıktan yalıtılmış bir araf oluyor orman. Kendini anlatmak için, dışındaki dünyaya gidiyor, anlattığı dünya yazarı siliyor. Ne adı, ne cinsiyeti, ne yaşadığı mekan kalıyor yazardan geriye. Erdoğan "hayat denizinde boğulanlar su içsin" diye, kalemini "ölümü kusan bir kedi" gibi kullanarak kırgın ve karamsar bir dille varoluşu sorguluyor. "Bir cerrah gibi varlığın derisini açarak içerideki cenini çıkarmak için son ve mutlak imgeyi duvarlara kazımak" istiyor. Gece bu bağlamda varoluş arayışının belirsizliğin arayıp da bulamanın imgesi olarak önemli bir imge olarak karşımıza çıkıyor.
|
|
|
![]() |
|
|
|
|