AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Çaktırmamak: Bir ahlak sorunu (2)

Geçen yazımızda (13 Ekim), eşinden boşanmış bir sanatçının (H. Avşar), eşinin sadakatsizliğini değerlendirirken, sadakatsizlik sayılan davranışını "çaktırmadan" (bu, onun kullandığı deyim) ika etmiş olaydı, bu davranışın görmezlikten gelinebileceğini ifade etmesi üzerine, konunun ahlâk telâkkileri açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiğine değinmiştik.

Konuyu, dikkat edilmelidir ki, olaya göz yummak isteyen taraf (burada H. Avşar) açısından ele almıyoruz. Ahlâkça muaheze edilebilecek bir davranış biçiminin gizli tutulduğu (Avşar'ın deyimiyle "çaktırmadan yapıldığı") takdirde ahlâk yönünden caiz olup olmayacağı (mubah sayılıp sayılmayacağı) noktası bizi ilgilendirmektedir. (H.Avşar, babasını misal göstererek, onun, annesini "çaktırmadan" aldatmasını yüceltiyor). Farklı şekilde söylersek, taraflardan birinin, sadakatsiz eş karşısındaki tutumunu değil; fakat ahlâka ilişkin bir davranışın açığa vurulmadan (gizlice veya sezdirmeden yapıldığı) takdirde, ahlâk bakımından muaheze edilip edilmeyeceği hususunu tartışıyoruz.

Kant'ın "ödev ahlâkının" nesnel görünmesine rağmen aslında her zaman öyle tezahür etmeyebileceğini ifade etmiş ve bu noktada hasbîlik kavramına başvurmuştuk. Fakat Kant'ın telâkki tarzında her şeye rağmen kişinin niyeti onun davranışını değerlendirmede dikkate alınır. Pragmatik telâkki tarzındaysa, kişinin niyeti de önem taşımaz. İka edilen hareketin kişinin veya toplumun çıkarına olması onun ahlâkî sayılması için yeterli sayılır.

İmdi, burada, İslâm'ın "Ameller niyetlere göredir" mealindeki ilkesini hatırlamalıyız. Amellerin niyetlere göre olması, amellerin niyetlere göre değer kazandığı anlamına geliyor. Burada, Batı ahlâkı ile İslâm'ın öngördüğü ahlâk telâkkisi arasındaki fark berrak biçimde ortaya çıkartılabilir. Aslında, Kant'ın öngördüğü ahlâk telakkisi zahiren İslâm ahlâkına benzer sayılabilir. Ancak tahlillerimiz derinleştirildiğinde ikisi arasındaki farklılık ortaya çıkartılabilir. Öyle ki, Kant'ın bir bakıma hasbîlik üzerine inşa ettiği görüşü, İslâm'ın öngördüğü "Allah rızası" kavramının gerisinde kalmaktadır.

Tam burada, eski bir yazımıza atıfta bulunmamız gerekiyor. Vaktiyle, bu konuda, şu görüşleri dermeyan etmiştik: Kant, son çözümlemede, davranışımızın değerini insanın hasbîliğine dayandırmaktadır. Ele aldığı misalde, borcunu ödeyen kimse, bunu, yeniden borç almak niyetiyle yapıyorsa ahlâksız, fakat sırf borcunu ödemiş olmak için borcunu ödüyorsa ahlâka uygun bir davranış içindedir, demektedir. Ama dikkat edilirse burada Kant'ın ahlâkî diye nitelendirdiği davranış, sonuç olarak kanuna uygun davranışla eş anlamlı hale gelmektedir. Kaldı ki, çözümlemelerimizi derinleştirdiğimizde bu adamın, sırf borcundan kurtulmuş olmanın sevincini tatmak istemediğini söyleyebilir miyiz? "Allah rızası" kavramına müracaat etmeden, bu hususta tatmin edici bir cevap beklemek boşuna olur. Hasbîlik denilen olgunun şu veya bu şekilde nefsanîliğe bulaşmadığını ileri sürmek her zaman mümkün olmayabilir. Gerçekten Kant'ın misalindeki kişi yeniden borç almak veya benzer çıkarları gözetmek amacıyla bu borcunu eda etmemiş olabilir, fakat aynı zamanda bütün nefsanî kaygılardan uzak durduğu da ileri sürülebilir mi? İnsanın söz konusu öznel durumu irdelendikçe ortaya şüpheli durumlar çıkacaktır. Sırf borcunu ödemiş olmak adına borcunu ödeyen kimsenin kendini kaptıracağı gurur ve kibire ne demeli? İşte, insanın bu öznel durumuyla onun nesnel davranışını dengede tutan kıstas "Allah rızası"dır. Allah rızası kavramı hasbîlikten de ötede bir yerde konuşlanır. Hasbî davranışta, görünüşte hiçbir maddî çıkar kaygısı gözetilmemiş bile olsa, nefsin iğvalarına kapılmış olmak her zaman mümkündür. İnsanın bizatihi hasbî olup olmadığını da irdeleyebileceği bir kıstastır Allah rızası. Ancak bu kıstasa vurulmak suretiyle hasbî olma keyfîlikten kurtarılabilir. Hasbîlik ancak Allah'ın rızası çerçevesinde tezahür ederse anlamlı ve anlaşılabilir bir temele oturtulmuş olur. Allah'ın rızası ölçü alınırsa, insan, nefsine hoş gelmese bile kendini bazı hareketleri yapmaya veya yapmamaya mecbur hissedebilir. Hasbî denilen davranışın dayanağı insanın öznel seçimine bırakılırsa (Kant'ta olduğu gibi) insan, farkına varmadan nefsini tatmin etmenin yollarına başvurabilir. Allah'ın rızası ölçü alınırsa, hasbîlik de nesnel bir temele oturtulmuş olur.

Bütün bu mülahazalardan sonra, insanın ahlâkî davranışının ölçütünü, o davranışın "başkaları tarafından bilinip bilinmemesi" gibi, kişiyi yeni tuzaklara düşürebilecek bir temele yaslandırmanın mümkün olmadığı anlaşılmaktadır sanıyorum. Ahlâkî bir davranışın ölçütünü, kişiyi, kendi bilincinin bile aldatamayacağı bir temele yaslandırmakla mümkün kılınabilir. Eğer Allah'ın rızasının ne ile kaim olduğunu isabetle belirleyebilirsek tabiî…


16 Ekim 2005
Pazar
 
RASİM ÖZDENÖREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon
Ramazan | Arşiv | Bilişim | Dizi
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED