|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Dün Susurluk'tan söz ettik. Kasım ayı sadece Susurluk'un yıldönümü değil, aynı zamanda AK Parti iktidarının üçüncü yılını doldurduğu ay... 3 Kasım 2002 öncesi ve sonrası arasındaki en önemli fark Türk siyasi hayatında toplumun bir ölçüde yeniden devreye girmiş olmasıdır. Kasım 2002 öncesi toplumu AB ikame eder, AB tartışmaları ve bu çerçevede atılan adımlar birçok meseleyi taşır bir görüntü sunardı. Bir yandan "askıya alınmış toplumsal sorunları, daha öte toplumsal talepleri, toplumu, siyaseti ve köklü değişim projelerini ikame etmek", öte yandan devletçi dirilmeye ve milliyetçi tepkilere rehberlik yapmak", dahası "toplumla bağları kopmuş siyasi partilerin, bu boşluğu ideolojik-popülist nitelikli makro siyasi söylemlerle doldurmasına vesile olmak", en nihayet "erimekte olan bir siyasi merkezi suni olarak AB siyasetiyle ama siyaset karşıtı yöntemler diriltmeye çalışılmasının aracı haline gelmek", bunların önde gelenleriydi… Devletin değişimden gelecek tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla değişimin taşıyıcılığına soyunmasını yücelten ve teşvik eden, bunu yaptıkça toplumdan ve siyasetten uzak duran "faydacı bir değişimcilik" ile partiler düzeyindeki "değişimci ya da milliyetçi popülizm" ve "çağdaş siyasi değer ve ilke arayışları" belki de bu yüzden iç içe giriyor, karmaşa oluşturuyor ve zaman zaman AB hattı toplum nezdinde hiçbir şey ifade etmez hale geliyordu. Belki bu yüzden siyasi tartışmalarda ve kamplaşmalarda ülke "atarekil bir reddiyetçilik"le, evcil, merkezci, iç dinamikleri küçümseyen, dış dinamikleri yücelten, böyle yaptıkça insanı, toplumu, ilkesel ve toplumsal siyaseti dışlayan, siyaseti dar çıkar alanına hapseden, evcimen, ama ilkel, hatta fakir ve "ittihatçı bir liberalizm" arasına sıkışmış duruyordu. Geçtiğimiz üç yıl toplumu, siyaseti ve insanı dışlayan iki cepheli bu siyasi şablonu altüst etmiştir. Toplum-insan-siyaset üçlüsü tümüyle tesis olmasa bile, bunların varlığını kanıtlanmış, bunlar olmaksızın AB meselesinin de, milliyetçi tepkinin de, değişim söylemlerinin de anlamlı ve sonuç verici olmadığı ortaya çıkmıştır.. Toplumsallaşmamış, toplumu merkeze almayan, iç dinamiklere dayanmayan değişimciliğin mümkün olamayacağını, olanın ise AB dilini kullansa bile, mevcut yapıyı, militer düzeni, devletçi şemayı en azından zihniyet açısından doğrulamaktan başka işe yaramayacağını anlaşılmıştır. Türkiye için en önemli kazanım budur... Siyasetin daha çok sivilleşerek tabiîleşmesi ve siyaset alanının daha çok genişlemesi, toplumsal olanın daha da pekişmesi, en önemlisi toplumun İslami kesimiyle, Kürtleriyle çok-kültürlü bir yapıya doğru ilerlemesi. Türkiye'nin önümüzdeki yıllardaki meseleleridir ve hedefleridir. Tüm bunlar sivil toplum ekseninde adem-i merkeziyetçi bir yapının yerleşmesi ile mümkündür. Çok-kültürlü bir yapının inşası, çoğulcu siyasi sistem, rekabetçi ekonomi gibi diğer adımlar, ancak siyasetin sivil toplum desteğinde dirilmesi ve dirilirken yeniden yapılanması, toplum ve insan faktörünün değişimin yöntem ve hedef olarak ana araç haline gelmesiyle gerçekleşebilir. İyi bayramlar...
|
|
![]() |
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon Sağlık | Arşiv | Bilişim | Dizi |
© ALL RIGHTS RESERVED |