|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Kuruluş yıldönümü münasebetiyle bu hafta YÖK yine gündemdeydi. YÖK'ün protesto edildiği gösterileri şiddete dönüşmemesi kaydıyla demokratik bir tepki olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Müzakere sürecinde Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu değişimin sadece yukarıdan aşağıya yönetimin dayatmasıyla gerçekleşemeyeceğini en etkili değişim yönteminin toplumun talebiyle aşağıdan yukarıya gerçekleşebileceğini kabul etmeyen yoktur sanırım. Onun için bu tepkilere alışmamız gerektiğine ve hatta toplumun bu türden tepkiler koyması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki bu tepkilerde sivil inisiyatifin rolü önemlidir. Sivil inisiyatif faslı da ayrı bir fasıl. Her neyse biz yine dönelim YÖK meselesine. Bilindiği gibi YÖK 12 Eylül askeri ihtilalinin bir ürünüdür. Bizdeki askeri ihtilaller etkinliklerini sadece ihtilal sürecinde gösteren sonra da kışlasına çekilen türden ihtilaller değildir. Etkinliklerini kışlalarına döndükten sonra da devam ettiren kurum ve kurullar oluşturma başarısı da bizim ihtilalcilere mahsus bir yöntemdir. 27 Mart askeri darbesi 44 yıl önce gerçekleşmiştir ama etkisi bitmemiştir hala devam etmektedir. 12 Eylül ihtilali de 25 yıl önce olmuştur ama bitmemiştir etkisi devam etmektedir. 27 Mart darbesini yapanlar kışlaya dönmüşler ama temsilcilerini sisteme yerleştirip çekildikleri için darbe süreci devam etmiştir bugün de hala devam etmektedir. Mesela 27 Mart darbecileri etkinliklerini sürdürebilmek için Menderes ve iki arkadaşını idam eden Yassıada Mahkemesi'ni Anayasa Mahkemesi'ne dönüştürmüşler ve bu alandaki etkinliklerini bugüne kadar kalıcı kılmışlardır. Anayasa Mahkemesi bir hukuk mahkemesi olmaktan ziyade devrim mantığının temsilcisi konumunda siyasi bir mahkeme görüntüsü vermektedir. Bu görüntüden bizzat mahkeme rahatsızlık duymaktadır ki geçen sene mahkeme yapısını düzenleyen Anayasa maddeleri üzerinde yapılması gereken değişiklik metnini yani mahkemenin demokratik bir yapıya kavuşmasını sağlayacak değişiklik metnini bizzat kendileri hazırlamışlar ve kayıtlara geçirmişlerdir. Yine 27 Mart darbecilerinin etkinliklerini sürdürmek üzere ihdas ettikleri kurumlardan biri de MGK'dır. Bu dönemde her ne kadar toplanma süresi uzatılmış genel sekreteri sivilleştirilmiş olsa da MGK 27 Mart ihtilalinin temsilcisi olarak görev yapmaktadır. Seçilmişlerin başbakan dahil atanmışlar düzeyine indirilerek milli iradenin gölgelendiği MGK'nın da daha demokratik bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Başbakanın ve bakanların askeri bürokratlarla aynı seviyeye indirildiği bir kurul ya da kurumun demokratik olduğunu çağdaş dünyayla izah edemezsiniz. Mesela başbakanın başkanlık ettiği askeri sivil bürokratlardan oluşan bir yapıya kavuşturulabilir. 27 Mart darbecileri milli iradeye tamamıyla ipotek koyan bir başka kurum daha ihdas ettikler ki ilginçtir bu kurum 12 Eylül darbecileri tarafından tasfiye edilmiştir. 12 Eylül'de ortadan kaldırılan bu kurum senatoydu. Bir kısmının yanlış hatırlamıyorsam üçte birinin tabii üyelerden oluştuğu tabii üyelerin de tamamına yakınınının askerlerden teşekkül ettiği senato da meclisteki yasaların onay mevkii idi. Senatonun onaylamadığı tasarı ya da teklif yasalaşamazdı. Senatörler onay için tabii üyelerin tavrına bakarlardı. Yani bir yasa çıkacaksa tabii üyelerin ikna edilmesi gerekirdi daha doğrusu askerlerin ikna edilmesi gerekirdi. Neyse bu kurum bir diğer darbe tarafından kaldırıldı. (Bence kaldırılması yerine ıslah edilmesi daha isabetli olurdu. Kanaatimce millet meclisinin fevkinde seçilmiş uzmanlardan oluşan senato benzeri bir kuruma hâlâ ihtiyaç vardır.) Sözü uzatmayalım bu hafta kuruluş yıldönümünü idrak eden YÖK de bir askeri darbe ürünüdür. Yukarda örneğini verdiğim kurumlarla yönetim ve yasama üzerinde kontrol sağlayan darbeciler üniversiteler üzerinde de bir kontrol mekanizması kurmak istemişler ve YÖK denen kurum ortaya çıkmıştır. Daha düne kadar genelkurmayın bir temsilcisi YÖK'de görev yapmakta ve YÖK alacağı bir çok kararda bu temsilcinin gözünün içine bakmaktaydı. Bu dönemde yapılan demokratikleşme hamlelerinden sonra bu üyenin görevine son verilmiştir ama YÖK hala bir darbe ürünü olarak ve darbeci bir mantıkla görevini ifa etmektedir. YÖK bu yapısıyla akademik özgürlüğü katletmiş, ideolojik kadrolaşmanın en bariz şekilde yaşandığı ve milli iradeyi tanımayan hatta milli iradeye meydan okuyan bir kuruma dönüşmüştür. YÖK'ün köklü bir değişime ihtiyaç duyduğunu inkar eden yoktur. Hatta YÖK başkanının üniversiteleri YÖK'ten bağımsız hale getirecek bir formül üzerinde çalıştıklarını içeren açıklamaları da göstermektedir ki bizzat YÖK de bu durumdan müştekidir. Müzakere sürecinde zaten AB kriterlerine uyum sağlamak zorunda olan YÖK'ün süreci beklemeden demokratik bir yapıya kavuşması, üniversitelerimizin ideolojik kadrolaşma yerine akademik özgürlüğe ve bilimsel yapılanmaya öncelik veren bir yapıya kavuşması ortak hedefimiz olmalıdır.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | |
© ALL RIGHTS RESERVED |