|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin enteran bir sıkıntısı var: Aynası yok! Kendimizi, yapıp ettiklerimizi görebileceğimiz, dolayısıyla kendimize, yapıp ettiklerimize çeki düzen verebileceğimiz aynalarımız yok! Modernleşme tarihimiz süresince "yuvarlandığımız" hayat, hayatımızdan sadece ayna aygıtını çekip almadı; ayna kavramını da alıp götürdü: Ayna bizim, hem kendimizle, hem de hayatla yüzleşmemizi sağlar. Hayallerle gerçekleri birbirine karıştırmamızı önler. Aynaya yansıyanları görebilmemiz için elbette ki bir "göz"e ihtiyacımız var. Modernleşme tarihimiz süresince yuvarlanıverdiğimiz hayat, gözümüzün; hayatta olan bitenleri görebilmemizi, anlayabilmemizi ve anlamlandırabilmemizi sağlayacak görme biçimlerimizin ve yetilerimizin de kırılmaya, hatta zamanla yok olmaya yüz tuttuğu bir hayata dönüştü: Modernleşme deneyimimiz doğal bir deneyimler zincirinden çok, yukarıdan, bizim adımıza tasarlanan zoraki bir deneyim olduğu için, neler olup bittiğini anlayamadık; olan bitenler hep toplum olarak bizim dışımızda gelişti: Birileri, bizi düşündüğünü söyleyen birileri, bizim adımıza bir şeyler düşünmeye ve yapmaya kalkıştı: Sonuçta bir dünyadan (bir kültürden) başka bir dünyaya (başka bir kültüre) geçirmeye, taşımaya çalıştılar bizi: İşte bu süreçte gözümüzü, görme yetilerimizi yitirdik: Kör-kütük bir yerlere sürüklenmeye çalışıldık. Şu an geldiğimiz nokta, nasıl bir yer; buradan gidebileceğimiz yer nasıl bir yer olabilir? Bu soruların cevaplarını bilmiyoruz. Bilmiyoruz; çünkü bulunduğumuz yerin neresi olduğunu bilmiyoruz. Bulunduğumuz yerin neresi olduğunu; bizim bulunduğumuz yerin dışında da başka dünyaların var olup olmadığını; varsa bu yerlerin nasıl yerler olduğunu ayan beyan gösterecek aynalar yok elimizde. Elimizde bulunduğumuz yeri de, başka yerleri de gösterebilecek aynalarımız olmadığı içindir ki, hayallerle gerçekleri sürgit birbirine karıştırıyoruz: Hayallerimizi gerçek, gerçeklerimizi ise hayal sanıyoruz. Ama bir şeyin çok iyi farkındayız artık: Bizim bulunduğumuz yerin dışında da başka yerler ve dünyalar var. Bulunduğumuz yerde nefes alamayacak kadar hapsedildiğimizi iliklerimize kadar yaşayarak bizzat hissettiğimiz için, başka yerlere açılma ihtiyacı duyduk: Ve Avrupa Birliği'nin kapılarını zorlamaya başladık. Ne olduysa bundan sonra oldu: Hem kendisine (içine, asli dinamiklerine), hem de "öteki"ne, dışarıya) kapatılan Türk toplumu, kapıları ve sınırları zorlayınca ilk kez gerçeklerle yüzleşmeye başladı: Bizim Avrupa'ya bakışımızla, Avrupalıların bize bakışlarının asla örtüşmediğini tüm çıplaklığıyla görüverdik! Önümüze örülen duvarlar yıkılmaya, gözlerimize çekilen perdeler az biraz da olsa açılmaya başlanınca, gözlerimiz gerçekten görmeye, önümüzde de, hem bulunduğumuz yerde olan bitenleri, hem de dışarda yaşananları görebileceğimiz devasa bir ayna belirivermeye başladı. Avrupalılar, "Kıbrıs, Ege, Ermeni soykırımı" filan deyiverince, büyü'nün hemencecik bozulacağı anlaşıldı: Avrupalılar, bize burada anlatıldığının aksine, başka türlü bakıyorlardı bize: Kolumuzu, bacağımızı filan istiyorlardı. Kapıların açılmasıyla zuhur ediveren o devasa aynadan bunlar tüm çıplaklığıyla görünebiliyordu. Bizi buraya kapatanlar, gözümüzü, görme yetilerimizi köreltenler, bir anda paniğe kapıldılar ve aynayı suçlamaya başladılar! Bence bu olay, AB'ye girip girmememiz meselesinden çok daha önemli. Çünkü, biz hem kendimizle, hem de ötekiyle yüzleşmeye başladığımız an, hayallerin gerçek, gerçeklerin de hayal olarak yutturulmaya çalışıldığını; neden böylesine absürt bir yutmaca-yutturmaca oyunu oynandığını görmeye başlayıveriyoruz. İşte o zaman traşımız gözümüzün önüne iniyor. Bizi bugüne kadar buraya hapsettiler. Gerçeklerle yüzleşmemizi önlediler. Gerçeklerle yüzleştiğimiz zaman, oyun da, film de bitecekti çünkü. Bu nedenledir ki, AB olayında olduğu gibi gerçeklerle yüzleşince, kendilerini suçlamak, kendileriyle hesaplaşmak yerine, aynayı, aynaları suçlamaya başladılar. Aklını peynir ekmekle yemek diye buna deniyor galiba! Oysa aynaların suçu yok. Suç başka yerde: Bizde suç! Gözümüzü körelttiğimizi, hareket alanımızı daralttığımızı, kendi nisbi çıkarlarımızı, milli çıkarlarımız diye dayatmaya / yutturmaya kalkıştığımızı görelim artık. Bu kadar bencilliğin, bu kadar oyun ve eğlencenin, kendi ellerimizle kendi altımızı oymamızdan ve bu millete yoktan yere eziyet ve işkence etmemizden başka bir işe yaramadığını göremiyorsak vay halimize! Vaziyet böyle gittiği sürece, yapabildiğimiz tek şey aynaları suçlamaktan öteye geçemiyor. Kendimizi suçlayacağımıza, aynaları suçlamaya kalkışmak, elbette ki keçileri kaçırmak gibi bir şey!
|
|
![]() |
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon Sağlık | Arşiv | Bilişim | Dizi |
© ALL RIGHTS RESERVED |