|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
CNN Türk muhabiri, Paris civarındaki yerleşim yerlerinde göçmen gençlerin çıkardığı olayların cereyan ettiği bir kasabanın belediye başkanına soruyor. Sormuyor da adeta sorguya çekiyor. "Polisin gençlere karşı aşırı şiddet kullanmasının olayları kışkırttığı söyleniyor, ne diyorsunuz." Gelen cevap hiç de hoş değil: "Siz kendinize bakın" diyor başkan. "Sizde olsaydı şimdi orduyu çağırmıştınız ve ortalıkta kim varsa zor kullanıp yakalatmıştınız." Sonra devam ediyor: "Polisin kadınlarınıza yönelik tavrını da biliyoruz." Belki belediye başkanının bu sözleri eleştirilebilir, "Sana ne, sen kendi işine bak" denilebilir ama, bizim gazetecilerin de kendi işlerine bakmaları gerekmez mi? Gazeteci arkadaşlarımız, bir meseleye devletin ya da hakim politikaların değil, sadece mesleğinin gerekleri açısından bakmayı acaba ne zaman öğrenecekler? Başbakan Erdoğan'ın, Fransa'daki olaylarla ilgili olarak Almanya dönüşü söylediği/söylemediği, kısmen söylediği, yanlış anlaşıldığını söylediği açıklamalarını bir kenera bırakıyorum. Olayları başından beri izliyorum, olaylarla türban yasağı veya Müslüman göçmenlere yönelik baskılar arasında bir irtibat kuran hiç bir haber, yorum duymadım. Fransa'daki Müslüman liderlerin açıklamaları da aynı doğrultuda. Benim tartışmak istediğim konu aslında bu değil. Başbakan'ın yaptığı başka bir konuşmaya değinmek istiyorum. Gazetelerin yazdığına göre Erdoğan, Almanya gezisinde yine medeniyetler arası ittifak meselesine değinmiş. ''Küreselleşmenin olduğu dünyamızda medeniyetler arası ittifakın oluşmasında Türkiye çok önemli bir aktör rolünü üstleneceği gibi, batı ile doğu arasında da bir köprü işlevini yerine getirecektir'' demiş. Bu sözleri söyleyen Başbakan, sanki bir hafta önce, hem de kendi memleketinde, yasal bir gösteri hakkını kullanmakta olan TAYAD üyelerine yönelik linç girişiminden habersiz gibi konuşmuş. Sadece olayı değil, linç olayını alenen destekleyen kendi partisinden bir milletvekili ile belediye başkanının açıklamalarını da hiç duymamış, o açıklamalar sanki olmamış gibi davranmış. (AKP Rize Milletvekili Abdülkadir Kart, Ahmet Hakan'ın yazısı üzerine ona bir açıklama gönderip linci teşvik edici sözler söylemediğini belirtmiş. Buna karşılık TAYAD'lıların Rize'de gösteri yapmalarını provokasyon olarak nitelendirmiş. Bu da ilginç doğrusu. Kanunların tanıdığı bazı hakların kullanılması için bir de AKP'li milletvekillerinden izin mi alınması gerekiyor acaba?) Başbakan Erdoğan konuşmasını, "Türkiye'yi AB'ye bağlayan ortak temel unsurların, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, düşünce ve girişim özgürlüğüdür' diye sürdürüp, "bu yönde atılan adımların Türkiye'yi istediği hedefe ulaştıracağını" da söylemiş. Ne büyük çelişki... İnsan bazan Türkiye'de olup bitenleri değerlendirmekte zorlanıyor. Bir yanda "Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü", bir yanda linç toplumuna dönüştürülmeye çalışılan Türkiye ve öte yandan bizzat Erdoğan'ın kendi elleriyle seçip göreve getirdiği belediye başkanı ve milletvekilinin linci destekleyen kışkırtıcı tavırları... Arkasından, başta Başbakan olmak üzere AKP ileri gelenlerinin bu vahim olay karşısındaki suskunlukları. Aradan kaç gün geçti. Bu tepkisizliğin ve suskunluğun anlamını nasıl yorumlamalıyız? Ya Başbakan'ın yukardaki laflarına bakıp neler hissetmeliyiz? AKP'nin AB yolculuğunun nasıl bir serüven olduğunu yeniden sorgulamalı mıyız acaba? Geçtiğimiz hafta yasal bir gösteri sonrasında televizyonlara da yansıyan utanç verici olayları izlerken bunları düşündüm. Demokratik ya da yarı demokratik herhangi bir ülkede görülmeyecek sahneler izledim. Sadece ben değil, bütün Türkiye izledi. Polis belki göstericilere yönelik fiili saldırıyı engelledi ama, linççileri yakalamak için de bir çaba harcamadı. Trabzon'daki olayda da böyle olmuştu. Kamuoyunun tepkileri üzerine polis istemeye istemeye, kameralarla tesbit edilen saldırganlardan birkaçı hakkında soruşturma açmıştı. Savcı da yine adet yerini bulsun diyererek göstermelik bir iddianame hazırlamıştı. Linççiler için istenen ceza, linç edilmek istenenler için istenen cezanın yanında devede kulak gibiydi. Son girişimin üzerine tüy diken, olaydan hemen sonra Rize'nin AKP'li Belediye Başkanı Halil Bakırcı ile AKP Rize Milletvekili Abdülkadir Kart'ın (Her ne kadar yalanlasa da) linçi destekleyen demeçleriydi. Bu linç destekçiliği Türkiye'nin hukuk devleti olma çabalarına büyük bir saldırı niteliğinde ve aynı zamanda Başbakan'ın Almanya'da söylediği sözleri de tekzip ediyor. Hukuku ve en temel insan haklarını hiçe sayan ve linci toplumsal bir refleksmiş gibi meşrulaştırmaya çalışan bu girişimler mahkum edilmeden Türkiye'nin medeniyetler çatışmasını engelleyecek bir role soyunması bu şartlarda nasıl düşünülebilir. Bu herşeyden önce ciddi ve samimi bir yaklaşım olmaz. O zaman çok rahat, "Git önce kendi içindeki çatışmaları önle, o çatışmalara medeni ve hukuki tepkiler koy" denilmez mi? Nitekim diyorlar işte...
|
|
![]() |
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon Sağlık | Arşiv | Bilişim | Dizi |
© ALL RIGHTS RESERVED |