|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Dünkü gazeteleri iki önemli gelişme doldurmuştu. Biri Fransa'da patlak verip Avrupa'nın diğer ülkelerini de yoklayan sokak isyanları. Diğeri ise Yabancı Sermaye Derneği tarafından tertip edilen toplantı vesilesiyle medyaya yansıyanlar. Bu iki gelişme de özü itibariyle aynı toplumsal travmanın arazlarını taşıyor. Fransa'da yaşanan sokak arbedeleri, arabaların yakılması, elli yıl önce toprağa gömülen savaş baltalarının çıkarılması; tüm bunlar medyanın kameranın gerisinden bakan gözü için çarpıcı görüntüler. Bir de buna gelişmeler hakkında yapılan türlü yorumlar eklenince bulunmaz bir polemik atmosferinin doğuyor. Hadi Uluengin gibi kendisini entel sayan lümpenlerin asi varoşlara karşı kustukları nefret, hiç şüphesiz bastırmaya çalıştıkları kendi iç komplekslerinin dışa yansıması. Neticede bu efendiler de, tüm Batılı havalarına rağmen, hem Batıya hem de kendi kültürlerine yabancı doğmuş ve aslında hep yabancı kalacak kişilikler. Ve işin aslı; kavganın, patırtının, isyanın özü zaten yabancılık üzerine oturuyor. Fransa'daki olaylarla ilgili yapılan tüm yorumlar, meseleyi bir yönünden yakalıyor aslında. Başbakan Erdoğan'ın türban yorumu tek başına yeterli olmasa da belli bir açıdan bakınca doğru gibi geliyor. Olayı tamamen yoksulluk gibi ekonomik sebeplere dayandıranların da haklılık payı var. İşi medeniyetler çatışmasına kadar götüren Cüneyt Ülsever de, gelişmeleri komplocu tahlillerle açıklayanlar da yine bir bakıma geçerli gerekçeler sunabiliyor. Ancak tüm bu açıklamaların hepsi, toplum psikolojisi içinde yabancılar ve yabancılaşma olgusunun farklı açılardan yansıması. Çoğunlukların "ötekine" olan tepkisi ile kendini "öteki" addedenin çoğunlukla kendisi arasına koyduğu mesafe, karşılıklı bir etki - tepki dinamizmi içinde kimi zaman böyle aşırı gelişmelere imkân sağlıyor. Bu etkileşim, toplumların geçmiş tecrübelerinin bıraktığı izler üzerine, güncelin şekillendirdiği şartlarla inşa ediliyor. Kimi zaman din, kimi zaman ırk, kimi zaman milliyet, kimi zaman dil, kimi zaman da iktisadi ve sosyal farklılıklar arasında yaşanan çatışma, uzlaşma, işbirliği ve ihanet türü etkileşimlerle kendini gösteriyor. YASED'in toplantısında Devlet Bakanı Ali Babacan'ın yabancı sermaye düşmanlığına karşı dile getirdiği söylem de, bugün Türkiye'de barizleşmeye başlayan bir yabancı korkusunu ifade ediyor. Daha düne kadar bu ülkeye doğru düzgün yabancı sermaye girmediği eleştirisini yapanların, bugünlerde yabancı sermayenin Türkiye ilgisinden rahatsız olduğu anlaşılıyor. Yabancı korkusu ahlaken haksız bir toplumsal duruş. Ancak bu, yabancı korkusunu yersiz yapmıyor. Her kişinin olduğu gibi, her topluluğun da başlıca temel ihtiyacı güvenlilik duygusudur. Topluluğun iktisadi, içtimai ve siyasi etkinliği azalmaya başlayıp, bunun yerine bir başkasının etkinliği arttığı zaman karşılaşabileceğimiz, kimi zaman bir hastalık, bir illet olarak tanımlayabileceğimiz tabii bir toplumsal durum bu. Bazen yabancı korkusu haklıdır. Zira "yabancı" bir topluluğun gücü arttıkça, sizinki gerileyebilir. Ancak çoğu zaman tam tersi söz konusu olur. Yani bizim etkinliğimiz azaldığı veya koruyucu kalkanlarımız zayıfladığı için "yabancılar" güçlenir. Bugünün Türkiye ekonomisinin lokomotifi olan reel sektör hasta. Ciddi bir ameliyata, yapısal bir reforma ihtiyacı var. Sınırların kalktığı bir ortamda bu zayıf hali ile yabancılardan korkuyor. Benzer bir korkunun Avrupa'nın "hasta adamı" Fransa'da yaygın olması tesadüf değil. Yabancı korkusu, özgüvenle aşılır. Koruyucu kalkanlar, içeride etkinliği ve özgüveni arttıracak bir faaliyet yoksa, ancak çatışmayı geciktirebilir. Bunu Avrupa'nın da, Avrupa'ya girmek isteyen Türkiye'nin de çok iyi anlaması gerekiyor.
|
|
![]() |
Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon Sağlık | Arşiv | Bilişim | Dizi |
© ALL RIGHTS RESERVED |