|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| D Ü Ş Ü N C E G Ü N D E M İ | 28 MART 2006 SALI | ||
|
|
Nükleer silahların geliştirilmesi, kontrol edilmeyen küresel çatışmanın bir daha aslâ seçenek olamayacağı gerçeğini, Einstein şöyle dile getirmişti: "3. Dünya Savaşı'nda ne tür silahların kullanılacağını bilmiyorum. Ama 4. Dünya Savaşı'nın sopalarla yapılacağından eminim."
TEKNOLOJİK ÜSTÜNLÜK: ATOM BOMBASININ GELİŞİ İlk değişim, teknolojikti. Denizaltılar, savaş jetleri ve füzelerin gelişiyle birlikte artık geleneksel sınırları ve barikatleri, eskiden olduğu gibi koruyabilme imkânı ortadan kalktı. Teknolojideki gelişmeler, iki büyük dünya savaşı sırasında Avrupa'da ve başka yerlerde yapılan tahribatla sarsıcı bir şekilde gözler önüne serilmiş oldu: Bu savaşlar, teknolojik üstünlüğün, askerî hakimiyette anahtar rolü oynadığını kanıtladı. Atom bombası, sorunu, acımasız en uç noktasına kadar taşıdı. Hiroşima ve Nagazaki'nin yerle bir olması, atomun gücünün ürkütücü bir göstergesiydi. Nükleer silahların geliştirilmesi de, sınırlandırılamayan, kontrol edilmeyen küresel çatışmanın bir daha aslâ bir seçenek olamayacağını bir kez daha ispatlamış oldu. Bu gerçek, Albert Einstein tarafından çarpıcı bir şekilde şöyle dile getirilmişti: "Üçüncü Dünya Savaşı'nda ne tür silahların kullanılacağını bilmiyorum. Ama Dördüncü Dünya Savaşı'nın sopalarla ve taşlarla yapılacağından eminim." SOSYO-POLİTİK DEĞİŞİM: ÇOK-TARAFLILIĞIN YÜKSELİŞİ 20. yy.'daki ikinci büyük değişim, sosyo-politikti: Hem küresel, hem de bölgesel ölçekte barışı koruma aracı olarak çok-taraflı ittifaklar ve kurumlar kuruldu. Ülkeler arasında ittifaklar kurulması fikri, yeni bir fikir değildi. Bununla birlikte, 20. yüzyıldaki ittifaklar, farklıydı. Tıpkı savaş zamanının ittifakları gibi, bu ittifaklar da, ortak düşmanlara karşı daha büyük güce sahip olmanın bir yolu olarak kurulmuştu. Ama barış zamanının ittifakları gibi, ilave bir hedefleri de vardı bu ittifakların: Çatışmaları barışçıl yollarla önleyebilecek ve çözebilecek şartları ve kurumları oluşturmak. Bunun için, ilk olarak 1919 yılında Cemiyet-i Akvam kuruldu; ama kısa süre içinde, pek etkili olmadığı anlaşıldı. Ama Cemiyet-i Akvam'ın pek çok temel hedefi, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tevarüs edildi: Ekonomik ve sosyal kalkınma; insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı; anlaşmazlıkları barışçıl yollarla hâlletme; silahlanmanın regüle edilmesi ve azaltılması; saldırganlıkla, kolektif güvenlik sistemi yoluyla mücadele edilmesi vs. gibi. Bu iki temel gelişme, 20. yüzyılın güvenlik manzarasının temel karakteristikleri oldu. SOĞUK SAVAŞ GÜVENLİK ÇERÇEVESİ VE SONRASI Soğuk Savaş güvenlik çerçevesi, dış görünümü itibariyle, simetrikti. Her ikisi de devasa bir nükleer güce sahip olan iki süpergüç, bu nükleer gücü, diğerinden gelen tehdidi önlemek için tahkim etmişti. Bu arada, dünyada biri NATO, diğer Varşova Paktı'dan oluşan iki büyük blok oluşmuştu. BM'nin geliştirmeye çalıştığı küresel ittifakın içinde bile, Doğu-Batı blokları arasındaki gerilimler, BM karar mekanizmaları aracılığıyla kanalize ediliyordu. SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM: İÇERDEKİLER VE DIŞARDAKİLER Oysa, bugünkü küresel güvenlik sisteminin yapısı, öncekinin aksine, bir bakıma, asimetriktir. Tek süpergüç kalmıştır. Pekçok eski Doğu Bloku ülkelerini de içine alacak kadar genişleyen, dikkate değer tek bir askeri ittifak -NATO- vardır artık. Nükleer silahların sağladığı "koruma" açısından, dünya devletleri, "içerdekiler" ve "dışarıdakiler" olarak iki kampa ayrılmış durumdadır: "İçerdekiler", ya nükleer silahlara sahip ülkeler ya da bunlar tarafından korunan ülkelerden oluşmaktadır. "Dışarıdakiler" ise, bunların dışındaki herkestir. Bazı bölgeler için, Soğuk Savaş sonrası güvenlik manzarası, iyileşmiştir. Örneğin, Avrupa'da, toparlanma ve demokratikleşme süreci, gelişmeye ve doğuya doğru genişlemeye devam etmekte; entegrasyon ve işbirliğine dayalı, genel olarak iyileşen bir güvenlik sistemi inşa edilmektedir. Ancak, dünyanın pekçok bölgesi için, güvenlik şartları daha da kötüleşmiştir; birkaç temel nedenden ötürü. Birincisi, eski çatışmaların yeniden patlak vermesi ve tırmanması. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, önceleri kontrol altında tutulan etnik ve diğer çatışmalar, bir anda suyüzüne çıkıvermiştir. Eski Yugoslavya'da yaşanan son savaşlar, bunun örneklerinden sadece biridir. Uzunca bir süreden beri devam edegelen, özellikle de Ortadoğu'daki, Güney Asya'daki ve Kore Yarımadası'ndaki bölgesel çatışmalar devam etmekte, zaman zaman, büyük ve şiddetli çatışmalara dönüşmektedir. İkincisi, dünyanın gelişmekte olan ülkelerindeki yoksulluk ve -beceriksizlikten zorbalığa kadar pekçok faktörün neden olduğu- kötü yönetimden kaynaklanan sorunlar, güvenlik sorunlarını tetiklemeye devam etmektedir. Bu ülkelerde, hayat standardı düşüktür. Kalkınmayı destekleyecek kaynaklar kıttır; kurumlar ve altyapı yetersizdir. Bütün bunlar, bazı durumlarda, sivil hakların rafa kaldırılması ve insan hakları ihlallerinin yaşanmasıyla; bazı durumlarda ise, iç savaşların ve etnik temizliklerin patlak vermesiyle sonuçlanmaktadır. Üçüncüsü, Kuzey ile Güney arasında her geçen gün daha da büyüyen açık, sürgit görünür hale gelmektedir. Bu durum, bir yandan, sınırlı sayıda ülkenin, korunma için nükleer silahlara yaslanmasına neden olurken; öte yandan da, refah ve tüketim kaynaklarının, küresel ölçekte daha eşitsiz bir şekilde paylaşılmasına yol açmaktadır. Dünyanın en zengin % 20'sini oluşturan "üst sınıf", dünyanın kaynaklarının % 80'ini tüketiyor. Yılda 1 trilyon dolar silahlanmaya harcanırken, bunun yüzde 10'nundan daha az bir miktarı -80 milyon dolar- gelişmekte olan ülkelere resmî yardım olarak ayrılıyor yalnızca. Bu arada, dünyanın beşte ikisi, günde 2 dolardan daha az bir parayla yaşama ve geçinme mücadelesi veriyor. Ve her gece 850 milyon kişi yatağa aç gidiyor. Bu faktörler, çeşitli ülkelerde ve bölgelerde elbette ki farklı görünümler alıyor. ULUSAL VE ULUSLARARASI DÜZEYDE TEPKİLER Pekçok ülke, dışardan gelen saldırıları göğüsleyebilmenin ya da daha fazla güç temin edebilmenin bir yolu olarak, nükleer ülkelerin "içerdekiler" kulübüne üye olmalarını sağlayacak çeşitli stratejik adımlar attı. Hindistan, Pakistan ve İsrail, nükleer silahsızlanma rejiminin dışında kalmalarına rağmen, nükleer silahlara sahip oldular. Kuzey Kore, Irak ve Libya ise, nükleer silahsızlanma rejiminin üyeleri olmasına rağmen, nükleer silahlara sahip olmayı tam olarak başaramadılar; yalnızca Kuzey Kore'nin bu konuda belli bir başarıya ulaştığı gözleniyor. İran, nükleer programının bütünüyle barışçıl amaçlar taşıdığını söylemeye devam ediyor; ancak İran'ın nükleer programını uzunca bir süre gizli yürütmesi ve özellikle de bazı önemli aşamalarını yeterince açıklamak istememesi, İran'ın nükleer programının tabiatı ve yönü konusunda bir güven açığının oluşmasına neden oluyor. Değişen güvenlik manzarası ve ortaya çıkan çeşitli tehditlere karşı uluslararası toplumun tepkisi belirsizlik arzediyor. Yeni tehditlere ve meydan okumalara göre sistematik kolektif tavırlar geliştirmek yerine, hem devletlerin, hem de çoktaraflı kurumların eylemlerinin yetersiz ve başıboş olduğu gözleniyor. NÜKLEER SİLAHSIZLANMA REJİMİNİ YENİDEN GÖZDEN GEÇİRMEK Bu manzarayı göz önünde bulundurarak, nükleer silahların yayılmasını önleyecek mevcut mekanizmaların daha etkin hâle nasıl getirilebileceğini söyleyebilecek ve bu arada ihtiyaç duyulan yeni düzenlemeleri belirleyebilecek ve uygulayabilecek durumda olduğumuzu görüyoruz. Nükleer Silahsızlanma Anlaşması (NSA), yaklaşık 30 yıldan bu yana nükleer silahsızlanma rejiminin en önemli adımıdır. NSA'ya 189 ülke üyedir; İsrail, Hindistan ve Pakistan'ın NSA'yı imzalamaması ise dikkat çekicidir. NSA, çok önemli güvenlik imkânları sunuyor: Örneğin, nükleer silahlara sahip olmayan ülkelerde nükleer enerjinin nükleer silahlar geliştirilmesi gibi kötü amaçlarla kullanılmasını önlüyor. Ayrıca NSA'ya üye beş nükleer ülkenin silahsızlanmaya doğru adım atmalarını sağlaması açısından da bağlayıcı bir işlev görüyor. Ancak bunlar yeterli değil; çünkü NSA kurulduğundan bu yana dünyada çok büyük değişiklikler yaşandı. Bunlardan ikisi, nükleer teknolojinin ve know-how'ın hızla gelişmesi ile kontrol-dışı nükleer silahlar üretimi ve dağıtımı yapan ve satan aktörlerin sayısının hızla artış göstermesi mevcut nükleer silahsızlanma rejiminin silbaştan gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Bu bağlamda, ben 5 uygulanabilir önlem öneriyorum. DAHA SIKI KONTROL DÜZENİNİN KURULMASI Hassas nükleer teknolojiye ulaşmanın sınırlandırılması işi, son yıllarda gittikçe zorlaşmaya başladı. Ticari bariyerlerin kaldırılmasını, finansal şebekelerin iç içe geçmesini, seyahat ve enformasyon akışının kolaylaşmasını sağlayan küreselleşme, endüstriyel pazarın daha karmaşıklaşmasına ve akışkan hâle gelmesine neden oldu. Her geçen daha fazla sayıda ülke, sofistike mühendislik ve sanayi kapasitesine sahip oluyor. 60 yıldan bu yana süren yoğun bilimsel-teknolojik araştırmalar, nükleer teknolojide büyük çeşitlilik yarattı; böylelikle nükleer silahların üretiminin ve satışının kontrol edilebilmesini zorlaştırdı. Elektronik iletişim, ince teknolojik tasarımları ve operasyon uzmanlıklarını kolaylaştırdı. Pekçok nükleer ekipman, artık hem sivil, hem askerî uygulamalarda aynı anda işlevsel olabilecek çifte kullanım imkânına sahip. Bu gelişmeler, ihracatı sınırlandırma ve daha da önemlisi bu ekipmanların ticari olarak kontrol edilmesi girişimlerinin haklı olarak zorlaşması anlamına geliyor. HASSAS VE KIRILGAN DURUM Bugün, NSA'nın kurucularının 1970'lerdeki beklentilerinden büsbütün farklı bir durumla karşı karşıyayız. NSA'nın kurallarına göre, herhangi bir devletin teknolojiyi geliştirmesini ve yeniden işlemesini önleyen illegal bir durum yok. Bu süreçler, nükleer reaktörlerin üretilmesi ve çoğaltılması için vazgeçilmez süreçlerdir. Ama öte yandan, bu operasyonlar, nükleer silah yapımında kullanılabilecek üst düzeyde zenginleştirilmiş uranyumun ya da ayrıştırılmış plütonyumun üretilmesi süreçlerinde de kullanılan işlemlerdir. Artan sayıda ülke, hem ekonomik nedenlerle, hem de ülkelerinin üzerinde kara bulutların gezdiğini ve güvenliklerinin tehlikeye girdiğini düşünen ülkeler için ülkelerinin güvenliğini garanti altına almak amacıyla nükleer enerji programlarını geliştirme ihtiyacı hissediyor; ki böyle bir durumda, çok kısa bir zaman dilimi içinde nükleer silahlar üretebilmek hiç de zor değil. Gerekçesi ne olursa olsun, bu know-how, bu ülkeleri "gizli" nükleer ülkeler hâline getiriyor. Bu durum, sözkonusu ülkelerin, barışçıl niyetlerine rağmen, silah olarak kullanılabilir nükleer materyali üretme kapasitesine sahip olmalarını mümkün kılıyor; ki, uzmanlar, bunu, nükleer silah yapım sürecinin ve bu kapasitenin caydırıcılık işlevi görmesinin en zor adımı olarak değerlendiriyorlar. Ancak günümüzün kaotik dünyasında, bu güvenlik marjini, hiç de uygun ve arzulanabilir bir durum değil. Nükleer silahsızlanma sistemindeki bu kırılgan durumu göz önünde bulundurarak 2004 yılında bir grup uzmandan, nükleer silah yapımına imkan sağlayan teknolojinin hassas kısımlarının daha iyi kontrol edilebilmesi için ne tür seçenekleri üretebileceğimiz konusunda bir çalışma yapmalarını istedim. Onların çalışmaları ve daha başka kişilerin fikirleri, ne tür bir kontrol sistemi ve mekanizması geliştirebileceğimiz konusunda kafamda bazı net fikirlerin oluşmasını sağladı. Alınması gereken bu ilk önlemin kökeninde, hiçbir ülkenin, nükleer silahların yapımına imkân tanıyan nükleer teknolojiye bütünüyle hâkim olmasına imkân tanımayacak şekilde bu operasyonları / işlemleri, çok-uluslu bir yapıya ve niteliğe kavuşturma konsepti vardır. Bu konsepti biraz açmam gerekiyor... (*) Muhammed Baraday, Uluslar arası Atom Enerjisi Başkanı. Bu metin, Baraday'ın 25 Mart Cumartesi günü Almanya'da yaptığı konuşmanın çevirisidir. Baraday'ın bu önemli konuşmasının devamını yarın yayımlayacağız-YK).
|
![]()
![]()
| |||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Kültür |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |