T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
| Y A Z A R L A R | 16 MAYIS 2006 SALI | ||
|
|
Başbakan Erdoğan yurtdışı gezilerinde gündem oluşturmayı seviyor. Özellikle Avrupa Birliği görüşmeleri sırasında hayli rahat görünüyor ve doğrudan gündem oluşturmaya yönelik hatta tabir caizse 'tabu yıkmaya yönelik' mesajlar veriyordu. Bu mesajların önemli bir kısmı bu sürece direnç göstermesi muhtemel iki kesime yönelikti: İkna edilmesi gereken kendi tabanı ve yine ikna edilmesi gereken resmi Türkiye... AB ülkelerine verilen "Avrupa Birliği'ne bir medeniyet projesi olduğu için" girmek istedikleri mesajı, içeriye yönelik olarak demokrasi standardını ve özellikle inanç özgürlüklerini arttıracağı söylemi ile gerekçelendirilen bir ikna söylemini genellikle yurt dışındaki gezilerinde dillendirdi. Benzer biçimde hükümetin 'tabu yıkmaya yönelik', adeta bir misyon duygusuyla mesaj vermekten hoşlandığı bir başka alan da İslam dünyası ile ilişkili uluslar arası toplantılar oldu. Burada farklı bir misyon duygusuyla hareket ettiği, zaman zaman ders verir üslub takındığı gözden kaçmıyor. Muhtemelen burada Ortadoğu ve İslam dünyasının modernleşme ve batılılaşma anlamında Türkiye ile kıyaslandığında mevcut durumu ile zihninin arkasında yatan 'tarihsel büyüklük psikolojisi'nin bu söylemini etkilediği hissediliyor. Bir tür büyük ağabey edasıyla yol gösterir bir üslub dikkati çekiyor. Yalnız bu mesajların sadece diğer İslam ülkelerinin kamuoyuna yönelik olduğu söylenemez. Aynı mesajın doğrudan Türkiye kamuoyluna yönelik olduğu ve bu amaçla özenle seçilen bir dil kullanıldığı gözden kaçmıyor. İslam dünyası ile aynı dünya görüşünü paylaşan Türkiye'deki çoğunluğa ve özellikle de kendi tabanın yönelik verilmiş bu mesajlarla hem resmi Türkiye'nin hem uluslar arası sistemin desteğini aldığı, konumunu bu anlamda güçlendirdiğinde kuşku yok. Bu mesajların bir kısmı özellikle Amerika'nın ırak işgalinden sonra muhtemel tehlikelere karşı "uyarı" niteliği taşısa da temelde değer hükmü mahiyetinde olması kullanılan dili polemik konusu olmaktan çıkarıp ciddiye alınmasını gerekli kılıyor. Özellikle İslamın kimi ekonomik konulardaki hükmünün nasıl anlaşılması gerektiği yönünde yapılan açıklamalardan uluslararası ilişkilerde Müslümanların nasıl davranması gerektiğine yönelik farklı 'uyarı've 'hükümler' Türkiye'yi temsil edenler için alışılmışın dışında davranışlar olarak öne çıkıyor. Doğrudan dini hükme ve dinin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin söyledikleri, herhangi resmi devlet görevlisinin bile sorumluluk alanını aşıyor. Başbakan'ın, D-8 zirvesi nedeniyle yaptığı Endonezya gezisi sırasında söyledikleri daha önceki çizgiyi sürdürmeye kararlı olduğunu gösteriyor. "Faizin yeniden yorumlanması" gibi laik bir devletin ilgi alanı dışındaki bir konuda fikir beyan etmesi, hatta aktif olarak müdahil olması 'dine ait bir hükmün nasıl olması gerektiğine kimin karar vereceği' konusundaki tartışmayı baştan başlatmamız gerekiyor. İşin tuhaf tarafı , normal şartlarda Başbakan'ın dini bir konuda fikir ileri sürmesini laiklik ve irtica konusu sayıp rejim sorunu çıkaranların 'gizli bir hoşnutluk' içinde bu konuda sessiz kalmış olmalarıdır. Devletin dine müdahalesini laiklik sorunu saymayan ama bireysel düzeyde bile bir dini ibadet talebini rejim sorunu haline getiren jakoben laiklikle muhafazakarlığın böylesi bir noktada buluşması Türk siyasetine özgü bir ironi olarak geçiştirebilir miyiz? Bu tür mesajlarda, yetişme tarzı ve geldiği siyasi, sosyal çevrenin verdiği güvenle rahat fikir beyan etmesi kişisel psikolojiyi aşan bir tür 'adam etme misyonu' yüklenilmesi muhafazakar siyasetçilere özgü tavır olarak ortaya çıkıyor. Dini ve kültürel esasa dayalı uluslar arası ittifakların anlamsızlığından, para politikalarına yönelik pek çok başlıkta İslam dünyasına ve ve dolayısıyla kendi İslamlarına verilen mesajın laik devlet(adamı) profiliyle örtüşmediği açık. Dinin siyasete alet edilmemesi söyleminin dini hükme biçim verme, dini hüküm vermeye dönüşmesi karşısında eğemenlerin sergilediği gizli hoşnutluk kapitalizm, küresel sermaye ve İslam dünyasının barıştırılması projesinden bağımsız olabilir mi? Küresel sermaye ve kapitalizm açısından temel sorun İslam'ın kapitalizmle barıştırılması daha açık bir ifadeyle kapitalizme uyumlu hale getirilmesidir. Küresel kapitalizme direnen tek medeniyet havzası olarak İslam coğrafyasının tek alamet-i farikası da sahip olduğu değerler sistemidir. Bu değerler kapitalizme uygun ve uyuşuk hale getirildiğinde dinle ilgili bir sorun kalmayacak, demektir. Sorun, verilen bu mesajların hangi üst siyasete, ekonomi politiğe tekabül ettiği ile alakalıdır.
|
![]()
| ||||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |