T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D Ü Ş Ü N C E   G Ü N D E M İ 16 MAYIS 2006 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Yurt Haberler
  Son Dakika
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

YÖNETEN:
Yusuf KAPLAN


İstanbul'a nasıl bakmalı?

Avrupa Kültür Başkenti unvanı, kent için bir anlamlandırma sorunu içeriyor. Eğer Helenik bir İstanbul düşleyenler varsa, biz de Osmanlı/İslami geçmişe sığınarak aynı duruma düşmeyelim. Neden kenti ve kendimizi sınırlandıralım ki?

  • KORHAN GÜMÜŞ (*)
    Son zamanlarda İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi üzerine basında çok sayıda yorum ve haber çıktı. Bunların neredeyse tümü bu olayın İstanbul için olumlu bir gelişme olduğuna işaret ediyor. Ancak kültürel alanın politika ile ilişkileri açısından bu projenin taşıdığı potansiyeller henüz yeterince tartışılmış değil.

    Bu açıdan Akif Emre'nin Yeni Şafak gazetesinde önceki hafta yayımlanan 'Kültür Başkenti olan hangi İstanbul' başlıklı yazısının bu tartışma için çok önemli bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum. Bu yazısında İstanbul'un 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi üzerine, şehrin Avrupa ve Türkiye açısından nasıl bir anlam taşıdığını düşünmek gerektiğini ifade eden Emre, kültür mirasının korunması, turizm gibi 'pragmatik' konulara değinilse de, asıl meselenin bu anlamla yüzleşmek olduğunu ifade ediyor ve şöyle diyordu:

    'HANGİ KÜLTÜRÜN BAŞKENTİ?'

    "Avrupa Birliği açısından şehir, 'Avrupa toplum modeli'nin uygulama alanı olarak temel politikaları arasındadır... Tarihi derinlikte kaybolmak yerine, sondan başlayarak, mesela Avrupa Kültür Başkenti olmanın Avrupa açısından ne anlam ifade ettiği sorusunu sormak bile pek çok konuyu aydınlatabilir. Bu noktada önemli sorunun, 'Kültür Başkenti' olmakla 'Avrupa Kültür Başkenti' olmak ayrımının ne olduğudur. Yani Avrupa kültürünün başkenti mi seçiliyor yoksa farklı da olsa kültürel derinliği olan bir şehir mi aranmaktadır? Bu zamana kadar Kültür Başkenti seçilen şehirlere bakıldığında, doğal olarak Avrupa kültür mirasını taşıyan, temsil eden şehirler seçildi. Avrupa toplum modelinin hayata geçirildiği mekan olarak şehirlerin seçiminde bu kültürel derinliğin aranmaması çelişki olurdu. Varoluş imkanını Helenik gelenekle meşrulaştıran bir şehrin farklı ve özgün kültürel (şehir) özelliğinden dolayı değil Avrupa kültürüne izafe edilmesinden dolayı Kültür Başkenti unvanı veriliyor. Zaten İstanbul adına yapılan müracaat dosyasının ayrıntılarına bir göz atanlar bir Osmanlı/İslam şehri İstanbul'un yerine hangi sıfatların öne çıkartıldığını görerek hükümet ve STK'ların medeniyet algısını ve bilinç kaymasının boyutlarını dehşetle göreceklerdir. İstanbul, Osmanlı fethinden önce de vardı; pagan Roma'dan Hristiyan Bizans'a uzanan çizgide bir miras devraldık. İslam medeniyetinin kendinden önceki tarih ve medeniyetleri dışlamayan, kuşatıcı özelliği İstanbul için de geçerlidir. Osmanlılar fetihle birlikte yeni bir İstanbul kurdular. Kendinden önceki medeniyet ve birikimi yok saymadan, imha etmeden dönüştürmesini bildiler... Bugün İstanbul diye bir şehir varsa o da Osmanlı sayesindedir ve tarihin tanık olduğu bu muhteşem şehre karakterini veren de Osmanlı medeniyeti olmuştur. Avrupa Kültür Başkenti olmayı parmak hesabıyla turist saymaya indirgeyerek İstanbul'a, İstanbul'un tarihi mirasına sahip çıkılmaz. İstanbul'un temsil ettiği medeniyeti yok sayarak, inkar ederek ödüllendirmek onun tarihi misyonunu inkar etmek demektir. AB, Kültür Başkenti olarak İslam şehri İstanbul'u değil, Helenik İstanbul'u görmek istemiştir."

    KURMACA TARİH ALGISI

    Emre'nin söylediklerinden yaptığım alıntılar bunlar. Avrupa Kültür Başkenti unvanının (kente fazladan kaç milyon turist geleceği gibi konuların, kültürle ilgili bildik uygulamaların ötesinde) kent için bir anlamlandırma sorunu içerdiğini zanne-dersem herkes kabul edecektir. Ancak dile getirdiği anlamlandırma sorununun bu önerdiği yolla aşılabileceğini zannetmiyorum. Neden derseniz, en ikna edici olduğu noktada bile, tek boyutlu bir algılamanın nasıl bir sorun yarattığının hepimiz farkında olmalıyız. (Başka bir anlamda: Eğer Helenik bir İstanbul düşleyenler varsa, bizim de Osmanlı / İslami bir geçmişe sığınarak aynı duruma düşmememiz gerekir.) Çünkü gerek Helenik olsun, gerek Osmanlı/İslâm sıfatlı olsun, öncelikle kente atfedilen bütün bu anlamların onun kimliği ile ilgili 'modern' bir kurgu olduğunun artık farkına varmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Öyleyse neden biz de erken modernleşme aşamasında Avrupalıların yaptığı gibi bu homojenleştirici, tek boyutlu geçmiş kurgusu ile kenti ve kendimizi sınırlandıralım? Avrupa Birliği projesini elbette ki böyle bir perspektiften görmek isteyenler olabilir. Ama eğer biz farklı bir anlamlandırma sorunundan söz ediyorsak, kendimizi neden bu kurmaca tarih algısı ile tanımlayalım?

    Burada bir tercih yapmamız gerekli: İdeoloji siyasetle kültür arasındaki ayrışmanın bir simgesi olarak düşünmeyi engelleyici bir işlev mi görecek, yoksa tarih-ten aldığı bu kurmaca yükü bir kenara koymadan, modernliğin bizi yeniden düşün- meye ve araştırmaya yönelten dünyasına mı taşıyacak? Sorun bu.

    TEPEDEN İNMECİ KÜLTÜR

    'Eski Yunan', Avrupa modernleşmesinin, kendisini bir parça dünyanın merkezine yerleştirdiği aşamada kullandığı bir refe-rans. Elbette ki bu keşif, bugün ortak bir kimliği oluşturma aracı olmaktan kültürel bir objektivizme ya da tarih bilincine doğru çok farklı bir yol almış durumda. Bir ulus devlet olarak kendi kimliğini inşa etmeye çalışan Osmanlı / İslam modernleşmesinin referanslarının, paralel (emperyal) özellikler taşıdığı söylenebilir.

    Bunun bu tartışmayla ve güncel konularımızla ilişkisi ise şurada: 'Eski Yunan', modern ulus devletin, Cumhuriyet'in kimlik inşasında, görünürde tarafsız bir yerde durur ve kültür eliti tarafından evrensel mirasın bir ögesi olarak benimsenir. Hepimizin de yakından bildiği gibi, bu elit, kendisini Batı uygarlığının bir devamı olarak görür. Çeviri eserler, arkeolojik araştırmalar, müzecilik dünya mirasının paylaşılması gibi konular içinde kültür eliti, belirleyici bir rol oynar.

    Ancak bu ilişkisizlik paradoksal bir biçimde siyasal alanın genişlemesi ve bastırılmış İslâmî kimliğinin yeniden keşfi ile sona erer. Devletçi merkez, 'Batıcı' kimlikle tanımlanır ama 'Batıcı kimlik' ötekileştirilir. Bu kimliğin aynı zamanda merkezdeki eğitimli insanlar tarafından temsil edilen, halktan kopuk, halka öğretmeci, kendi geçmişini küçümseyen ve seçkinci olan bir konumu (Batıcı kimliğini) temsil etmesidir. Halkı temsil etme iddiası siyasal temsil araçları demokratikleşmediği sürece seçkinci kalıpları yeniden üretir. İktidar konumu sürekli bir temsil krizi yaratır. Siyasetçiler ile sivil toplum arasında popülist bir ilişki modelinden başka bir bağ kalmaz. Kültür, kamu sahasından dışlanır. Çoğu zaman, kültür, sanatçılar tarafından sergilenecek etkinlikler, gösteriler olarak algılandığı için bu ilişkisizlik neredeyse verili bir durumdur.

    Dolayısı ile yalnızca İslami duyarlılıklara sahip kişiler açısından değil, merkezdeki kültür eliti açısından da bu çelişkinin güncellendiğini söyleyebilirim. Kamunun böylesine bir ideolojik tasavvur dünyası içinde şekillendiği bir durumda kültür konusu özel alana izole edilir. Bu durum, modernleşmenin bir yaşama stiline dönüşmesine ve kültür elitinin bir ayrıcalığı olarak algılanmasına yol açar. Bu da, gerçekte kültürün halkla ilişkisinin 'sıfır noktası'dır, çünkü bu ilişkide kültür insanları, sanatçılar hem siyaset, hem de sermaye tarafından, sanki karşılıklı bir uzlaşma ile paternalist ("himayeci") ilişkiler içine alınır. Kültür konusu da, kamusal hayatı yenileyen, sorgulayan bir düşünce geliştirme aracına değil, bir seyirlik nesneye dönüşür.

    Bu nedenle kültürün bir tüketim aracına dönüşmesini, metalaşmasını sorgulayanların, aynı zamanda, halkı temsil etmeyen, işlevi anlaşılamayan ancak küresel profesyonel ortamlarla ilişki kurma kapasitesine sahip olan bu kültür elitinin izole olmasını da sorun etmelidir. Çünkü kültür kavramını ilk ortaya atıldığı tarihlerde olduğu gibi, milli kimliği oluşturmak için bir araç olarak görmek, ondan temsilî işlevler beklemek bu sorgulamayı engelleyen en önemli zorluklardan biri.

    Dolayısı ile bilmiyorum ama ilk olarak Akif Emre'nin dile getirdiği bu sorunun demokratikleşme ile nasıl bir ilişkisinin olduğunu görmemiz için daha fazla ayrıntıya gerek var mı? Bu konuda bir mutabakatımız yoksa, modernleşmenin homojenleştirici kalıplarını benimseyip, kamunun rolünü fazla sorun etmeyeceğiz. Olaylara da yalnızca kendi cephemizden bakacağız. Oysa bizim için önemli olan ise modernleşmenin bir farkındalık biçimi olarak kazandığı anlam ve işaret etmeye çalıştığım gibi kültürün bu sorunu nasıl dönüştürdüğü. Örneğin topluluklar arasındaki inanış farklılıkları görünüşte en aşılmaz engellerden biri. Oysa sorun inanışların kültürel bir engel oluşturması değil, kültürün politika içinde kazandığı anlam ile ilgili.

    AVRUPA 'ÖTEKİLEŞTİRİCİ'

    Başka bir deyişle halkın kültüre erişmesinde kendiliğinden oluşmuş engeller yok. Gerçekte halkın kültüre erişmesindeki engelleri koyan biziz. Avrupa medeniyeti geçmişte bu kurmaca tarih bilinci ile çevresinde bir karşı emperyalist iktidar halkası yarattı. Avrupa Birliği projesini emperyal bir Hıristiyan birliği olarak kavrayanlarla fetihçi, mazlumların sesi gibi gözüken emperyal husumet sahipleri arasında bu nedenle derin bir uzlaşma olduğu kesin. Bu yüzden onlar için Avrupa hâlâ kendi ötekisine gönderme yapar. Avrupalılar, iletişim kurmak yerine, görünüşte kendi hükümranlıklarını empoze etmeyi ve gerçekte iletişimsizliği / geçim-sizliği sağlayarak; kendi derme çatma iktidarlarını sürdürmek için halklarını aldatmayı tercih ediyorlar. Bu süreç aynı anda entelektüel enerjiyi de, halkı da dışlıyor. Biz bunun farkına vardıkça, yapılması gereken işler anlam kazanacak, halkın kültür aracılığıyla kendisini gerçekleştirebilmesi sağlanabilecek. Bu yüzden Akif Emre'nin dikkati çektiği sorunun bizim konumuzun kenarında değil, tam da göbeğinde durduğunu belirtmek isterim.

    (*) Korhan Gümüş, İnsan Yerleşimleri Derneği Başkanı ve İstanbul 2010 Yürütme Kurulu Üyesi.

    Geri dön   Yazdır   Yukarı


  • ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi