T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 6 NİSAN 2006 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Hüseyin HATEMİ

Asgarî müşterekler

Bazı doğruları slogan gibi ezberleyip olur olmaz yerde kullanma alışkanlığından ve dürüstlük ilkesi ihlâllerinden vazgeçmedikçe, bu bilince varmadıkça, bu bilince varmayanların sayısı da çoğaldıkça, toplumun geleceği için kaygı duyulsa yeridir. Esasen hastalığın ârazı derhal belirir: Yakın geçmişteki "ölüm evleri", günümüzdeki hayvan katliâmı, karşılıklı yalanlar, bayram haftası - mangal tahtası münazaraları, okullardaki şiddet olayları bu hastalık belirtilerindendir.

Zaman Gazetesi, "manevî boşluk ve (ile) moral değerlerden uzaklaşılması (olguları) öğrenciyi kötü alışkanlıklara itiyor. Din eğitimi göstermelik oldu. Ahlâkî gelişime bakılmıyor (önem verilmiyor) dedi ise, bu görüşü böyle özetleyip anlayan bir yazarın, "oturduğu sandalyeden yere düşecek kadar" şaşkınlığa uğramasının sebebini anlayamadım. (A. Atıf Bir, Hürriyet/Kelebek 4 Nisan 2006 da "Şiddetin nedeni din eğitimi azlığı" başlıklı yazı). Yazar, düştüğü yerden kalkıncaya kadar, bu şaşkınlığının harekete geçirdiği muhakemesi ile şu sonuçlara varılıyor: Muhatabım, "Devletin liseleri çöktü, Fethullah Hoca'nın liselerine el verin" demek istiyor.

Zaman Gazetesi'ndeki yorumu görmedim, fakat böyle bir görüş açıkça ifade edildi ise, ancak o zaman karşısındakinin eleştiri hakkı doğar. Yoksa -"yağmur yağacak galiba!" dedin, şu halde bana "ördek!" dedin" muhakemesi ile başkaları itham edilmez. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Oysa Yazar sandalyesine tekrar oturup bu yazısını kaleme alıncaya kadar, "nerede kalmıştık?" diye kendisine bir sormaksızın, hayal âleminde epeyce mesafe kat etmiş oluyor ve yazısını o noktada yazmaya başlıyor. Dürüstlük ilkesi ihlâllerine de devam ediyor: Madem öyle, niye İran'da her Allah'ın günü bir kadın taşlanıp, bir-iki kafa koparılıyor? İran'da din eğitimi yetersiz mi? ABD bizden daha dindar (?) bir toplum, niye en fazla seri kaatil (- Meded ey Hakkı Devrim!) ABD'den çıkıyor?

Bu mantıkla münazara meydanına girilir mi? Hele doğru söyleme yükümü bile inkâr edilirse? İran'da değil Taliban Afganistanı'nda bile her Allah'ın günü bir kadın taşlanmadı, İran'da her Allah'ın günü bir - iki kafa koparıldığı da yok! Bu şekilde tartışmaya girilmesi halinde, karşı taraf akıllı ise, "sükûtu ihtiyar" eder. Oysa, "haklısınız, fakat din ve ahlâk üzerinde de bir uzlaşmaya varalım" başlangıç noktasından döktürülmeye başlanırsa, yararlı bir "müsademe-i efkâr"ın yolu açılmış olur.

Aynı gazetede (4 Nisan 2006, Hürriyet) bir de emekliye ayrılan bir Yüksek Hâkim'in beyanları var ki, mantıken tutulur tarafı kolay bulunamadığı gibi, ne demek istediği de anlaşılamıyor. "Artık rejimi korumalıyız" deniyor. Bundan sonra da "akşam üstü Necatibey'in oradaki parka gidin bütün türbanlılar elele tutuşmuşlar" cümlesi bile var! Fesübhanallah! El ele tutuşanlar; türbanlılar ise, bunda ne var? Türbanlı bir hanım, bir erkekle elele tutuşmuş ise, bu kimsenin eşi, kardeşi vs. olmadığını nereden biliyoruz? Diyelim ki nâmahrem ile elele tutuşmuş, bu kızcağız türbanlı olduğu için mi ahlâk bekçiliğine soyunuyoruz? "Öteki"nin gazetesinde "akşamüstü filân parka gidin, bütün örtüsüzler elele tutuşmuşlar" gibi bir cümle görürseniz feveran etmez misiniz? Bir yüksek hakime asla yakışmayan bu "kafeterya üslûbu ve mantığı"nın bir yazıda değil söyleşide yer alması, belki araya "vasıta hatası" karışmıştır diye, daha fazla üzerinde durmama engel oluyor. Fakat bir hakimin vazifesi, herhangi bir rejimi değil, adaleti korunmaktır. Ben kendi hesabıma Sayın Danıştay (emekli) Başkanı'ndan bir "tavzih" bekliyorum. Meselâ "velilerin büyük kısmı imam hatiplilerle birleşti. Aynı safta bir araya geldiler ve güçlendiler" de ne demek? Ben de şimdi sandalyemden kendimi yere yuvarladıktan sonra, daha oturup kalemi ele almadan önce: "kuşaklar arasında çatışma isteniyor!" diye feryada mı başlayayım? Veli ile çocuğunun "aynı safda olması" ne demektir? Kötü bir şey midir?

Azerîler, "eğri otur, düz danışah" derlerdi. (Eğri otur, fakat doğru konuşalım). Ne var ki, galiba eğri oturanlar sandalyelerinden düşünce, "düz danışma"nın asgarî müştereklerini de yitiriyorlar. Hatta bazı eğri oturanlar, düşmeden önce de oturuş biçimlerinin etkisinde kalıp düz danışmıyorlar. (Sayın Başkan'ı kasdetmiyorum).

Daha "diyalog"un içeriğine ilişkin "asgarî müşterekler"e gelemedik. Ancak, hiç olmazsa "toplu pazarlık" başlamadan, hastalık ârazını gördükten sonra tedavisi konusunda "konsültasyon"a girişmeden önce, herkes kendisine bir çekidüzen versin, lâfını bilsin de konuşsun, eğri değil düz oturalım ve düz konuşalım. Aksi takdirde, konuşmanın, yazmanın ne anlamı var?

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi