T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 18 NİSAN 2006 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Kürşat BUMİN

Fransa'ya 'kapitalizmi' öğretmek de bize düştü! (devam)

Sizi bilmem ama ben dünkü yazımı beğendim! Dolayısıyla konuyu gözden geçirmeye bugün de devam ediyorum.

Yakınlarda Fransa'nın altını üstüne getiren öğrenci+sendika hareketi -söylemiştim- Türkiye'de birçok köşe yazarının canını çok sıkmıştı. Bu köşe yazarlarımız sonunda hükümete yasayı geri çektiren eylemleri -deyim yerindeyse- yerden yere vurdular. Türkiye'nin "piyasa ekonomisi"ne gönülden bağlı bu kalemleri "kapitalizm"in vatanlarından birisi sayılan bu ülkeye kapitalist ekonominin nasıl olması gerektiğini çok güzel açıkladılar doğrusu!

Tek kelime ile "komik" bir manzaraydı. Sen kalk, milli geliri, üretim ilişkileri, endüstrisi, çalışma hayatı ve sonuç olarak toplumsal formasyonu ortada olan Türkiye gibi bir ülkedeki köşenden Fransa ekonomisine çeki düzen vermeye kalk, bravo doğrusu... Hatırlayacaksınız: Fransa'nın en can sıkıcı yönü olarak da bu ülkedeki "sosyal haklar"ın varlığına işaret ediliyordu. Yani bir bakıma, bu ülkede yaşlıların "evde bakım"ına kadar her ihtiyaçlarınn devlet tarafından karşılanıyor olması "piyasacı çılgın Türkler"in çok canını sıkıyordu...

Anlaşılır gibi değildi tabii ki... "Ne güzel, eloğlu her yaşta nasıl da adam yerine konuluyor, darısı bizim başımıza!" denecek yerde dört cepheden taarruz: "Sen adına 'sosyal devlet' denilen bu sendromun çoktan tarih olduğununun farkında değil misin?"

Gerçekten anlaşılır gibi değil; bizim bildiğimiz eskiden güzel şeylere -bırakın onları yerden yere vurmak- tam tersine özenilirdi. Haksız mıyım?

Dünkü yazıda bu anlamsız taarruza ilişkin iki örnek vermiştim: Fransızların haftalık çalışma sürelerinin 35 saate inmesine öfkelenen Radikal'den Korkmaz İlkorur ve işi Fransa'daki ekonomi derslerinin bir an önce düzeltilmesini talep etmeye kadar vardıran Akşam'dan Deniz Gökçe'nin yazıları.

Bugün bu iki örneğinin yanına bir de karşı-örnek yerleştirmek istiyorum. Bu yazı da Birgün'den Aziz Çelik'in yazısı. İsterseniz önce, her meselenin-gelişmenin farklı okumalara nasıl fırsat tanıdığının iyi bir örneği olması açısından Çelik'in ve Gökçe'nin yazılarından birer bölümü alt alta koyalım:

"O kadar ki, bugün Avrupa sosyal modelinin militan savunuculuğunun Fransa'dan geldiğini söylemek mümkün. Avrupa sosyal modelini Amerikalılaştırmaya karşı gösterilen ve başka Avrupa ülkelerinde de ortaya çıkan bu tepki önemli. Bu tepki sonucundadır ki yeni-liberalizmin bütün saldırısına rağmen, Avrupa sosyal modeli -hasar alsa da- farkını korumaya devam ediyor. Fransız gençlerinin ve işçilerinin başarısından...."

"Bugünlerde Fransa'da isyan var. Ne isyanı? Yeni bir iş kanunu çıkarılmak istendi. Bu kanun genç çalışanların, işe girdikten bir süre sonra performansları iyi değilse, işten çıkarılabilmeleri hakkında bazı esneklikler getirerek, emek piyasası genelinde esneklik sağlamaya çalışıyor. Çünkü kırk yıl evvelin refah devleti sendromuna bağlı kalmış, başta Fransa olmak üzere birçok AB ülkesinde çaresizliği çözmek, yüksek işsizlik oranını düşürmek, yeniden iş yaratmak ve büyüyebilmek için başka politika aracı kalmadı, başka çare yok!"

Görüyorsunuz, Fransa'da olup bitene tamamen farklı bakan iki kalem... Çelik, bu ülkedeki gelişmeleri "sosyal modelin" savunulması olarak yorumluyor; eloğlunun "refah devleti"nden de şikayet eden Gökçe ise, Fransa'daki emek piyasasında da "esneklik" talep ediyor.

Peki şimdi söyleyin bakalım: Türkiye'de medya tüketicilerinin önüne Fransa'da ya da dünyanın başka bir yerinde (ya da önce Türkiye'de) "ekonomi" başlığı altında toparlanabilecek gelişmeleri hakkıyla değerlendirebilmeleri için yeterli haber ve yorum gelmekte midir? Gazete ve ekranlarımız bu konuda (da) büyük ölçüde "tek ses"e açık değil mi? Eloğlunun gazete ve ekranları "ekonomi"ye ilişkin gelişmeleri "karşı sesler"i de hesaba katarak aktarıp, böylece bilgiden hareketle kamuoyu oluşumunu amaçlarken, bizim medyamızın bizleri önemli bir bölümü banka ve büyük gruplarla organik ilişki içinde olan "ekonomi yazarları" ile başbaşa bırakmasını nasıl açıklamalı?

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi