T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 30 NİSAN 2006 PAZAR
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Son Dakika
 
 
 
  657'liler Ailesi
  Ankara'da Şafak
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  İzdüşüm
  Kültür-Sanat
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

EKONOMİ-TOPLUM
Mustafa ÖZEL

MÜSİAD ve girişimcilik

Sermaye iki boyutludur: Maddî sermaye ve gayrı maddî sermaye. Maddî sermaye paradır, fabrika ve araçlardır. Bu küçük sermayedir. Büyük sermaye ise gayrı maddî olanıdır: Dürüstlüktür, şereftir, iyi addır.

Bu yıl 16. yaşına giren MÜSİAD, Türkiye ekonomi politiğinin önemli aktörlerinden biri olmayı başarmıştır. Bu başarısı, üyelerinin ekonomik güçlerinden çok, fikrî ve ahlakî tutumlarıyla irtibatlıdır. MÜSİAD öncelikle belirli bir duyarlılığın paylaşıldığı platformdur. 1993 yılında MÜSİAD için ilk sinevizyon metnini hazırladığımda, su ve ateş metaforlarını kullanmıştım. İslam bir su medeniyetiydi; Batı ise ateş medeniyeti. Biri rahmetti; diğeri yıkım. Mücevherle taşın çarpışmasıydı bu iki medeniyetin çatışması. Taşın, mücevheri kırmış olması, daha değerli olduğunu kanıtlamaz. MÜSİAD, bu duyarlılığa sahip insanları bir araya getirebildiği ölçüde başarılı oldu. Bu anlayışa gönülden inanmayanlar ise, çok iyi biliyorsunuz, düdük ötünce yuvayı terk ettiler. MÜSİAD iftarları çok iyi bir göstergedir: 1997'ye kadar çok kalabalık; 97'den sonra epey seyrek. Ak Parti iktidarıyla beraber kalabalık yeniden artmaya başladı. Dikkat kesilmenin vaktidir!

Belki başta MÜSİAD üyelerine, ama aslında bütün genç girişimcilere yıllardır şunu hatırlatmaya çalışıyorum: Sermaye iki boyutludur: Maddî sermaye ve gayrı maddî sermaye. Maddî sermaye paradır, fabrika ve araçlardır. Bu küçük sermayedir. Büyük sermaye ise gayrı maddî olanıdır: Dürüstlüktür, şereftir, iyi addır. Girişimci kültürünün ana direği budur. Başka her şey tali önemdedir.

Bu yılki sinevizyon metninin anahtar kelimeleri Muhammed, Millet ve Medeniyet oldu. Sinevizyonu nihayet sınırlı sayıda insan seyredebiliyor. (Ben de henüz seyredebilmiş değilim!) Bu bakımdan, yazdığım metni okuyucularla paylaşmak istiyorum.

Kelimelerini bişirgil
Yaramazını şeşirgil
Sözün us ile düşürgil
Demegil çoğ ide bir söz.

Yunus Emre asırlar öncesinden Anadolu insanına "kelimelerini pişir" diyordu.
Çiğ kelime karın ağrıtır, baş döndürür.
"Yaramaz kelimeleri ayır" diyordu.
Yaramaz kelimeler kafa karıştırır, zihin bulandırır.
"Sözünü akıl süzgecinden geçir" diyordu.

Aklını kullanmayanlar, başka akıllara tâbi olur, başkalarının değirmenine su taşırlar...

21. yüzyılda Yunus Emre'lere ne de çok muhtacız! Dilimizde onlarca çiğ kelime; zihnimiz yüzlerce yaramaz kelimeyle bulanık. Uygarlık, çağdaşlık, küresellik. Lik, lik, lik... Düşünmeden kafaya diktiğimiz bu iksirlerin hiçbiri anlaşılmış, hiçbiri hazmedilmiş değil. Aydınlarımız özgün ve yerli fikir işçileri değil, sanki birer ithalat memuru. İçeriğine bakmadan, tarihin merceği altında yaramazlarını ayırmadan, her yeni kelimeye buyur diyorlar.

Kritik ithal kelimeler, beynimizi işgal eden birer mit. Çağdaşlık bir mit, uygarlık bir mit, ulus bir mit. İçerikleri zorlama, gerçeklikleri sanal.

Mitten hakikate yükselmedikçe, kurtuluş hayal!

Ulustan Millete yükselmeliyiz

UYGARLIK, nâmı diğer SİVİLİZASYON, 19. yüzyıl Avrupa'sının kutup yıldızı. Bugüne taşınmış bir Altın Çağ. Eski Yunan'dan 19. yüzyıla kadar, Avrupalılar altın çağı hep geçmişte hayal etmişlerdi. Modernlik, dünü yarına taşıdı. İnsanoğlunun geçmişte yapa geldikleri hep kötü veya eksikti. Bugün daha iyisini yapıyorduk. Yarın en iyisini yapacaktık.

Ne yazık ki, düşledikleri YARIN hiç gelmedi. Görece sükûnet içinde geçen 19. yüzyıldan sonra, 20. yüzyıl Avrupa halkları için tam bir kâbus oldu. Dünyayı kendi aralarında paylaşma uğruna, 20 yıl arayla giriştikleri iki dünya savaşı, bugünü kararttı, yarına güveni sarstı. Berlin ortasından ikiye bölündü. Avrupa: Doğusu Moskova'ya bağlandı, batısı Washington'a. Avrupa, hayal Cennetinden aşağılara "düştü."

Uygarlık kavramı bilimsel değil, ideolojik içerikliydi. Uygarlığın bileşenleri insanlığın ortak değerleri değil, sadece Avrupa merkezlerinde tasarlanan fikirlerdi. Diğer toplumlara bu fikirleri taşımak ise "Beyaz Adamın Yükü"ydü!

Beyaz Adam, sorumluluğunun bilincindeydi! Uygarlığı bütün yer küreye yaymak için, dünyanın beşte dördünü sömürgeleştirdi. Hindistan'da yetiştirdiği afyonu Çin'e sattı. Direnç görünce de, Çinlileri "serbest ticaret düşmanı" ilan edip bombaladı.

Halklara uygar olmanın yanı sıra, çok önemli başka bir şeyi de öğretti Beyaz Adam: Ulus olmayı. Günümüzün 200 ulusu, Beyaz Adam'ın dünyamıza armağanıdır. Birleşmiş Milletler denen dünya meclisinde birer sandalyeleri olan; kaş göz işaretleriyle el kaldırıp el indiren yarı-canlı robotlar. Varlıklarını Uygarlığa borçlu olduklarından, O'nun hiçbir buyruğuna yan çizemiyorlar!

Uygarlığın karşısında ya Osmanlı gibi büyük çaplı yapılar vardı, ya Afrika kabileleri gibi binlerce küçük yapı. Osmanlının hazmı zordu; Afrika ise çok dağınıktı. Osmanlı'yı kırka bölmek, 12 bin Afrika kabilesini ise 40 parçada bütünleştirmek en iyi çözümdü. Her parçaya bir ulus dendi. Her parça kendini bir millet sandı. Oysa millet başkaydı, ulus başka. Milletin yurdu tarihti, ulusunki jeopolitik. Uluslar, varlıklarını büyük devletlerin konjonktürel çıkarlarına borçluydular.

Milletliğin müseccel şartı, devlet olmaktı. Ne Osmanlıdan kopan parçalar ciddi birer devlet olabildiler; ne Afrika toplumları. Devlet, milletin tarih içindeki varoluş mümessilidir. Ulus ise, kurgulanmış bir devletin tanımladığı belirsiz, tarihsiz, sanal bir topluluk. Milletten Ulusa alçalmış olmak, modern Türk tarihinin en büyük paradoksu!

Avrupa halkları birleşerek ulus oldular. Osmanlı milleti parçalanarak uluslara ayrıldı. Prusyalılarla Bavyeralılar birleşip Alman oldular; Venediklilerle Floransalılar birleşip İtalyan oldular. Osmanlılarsa parçalanıp Arap, Arnavut veya Türk oldular. Almanlarla İtalyanlar şimdi birleşip Avrupalı olmaya çabalarken, Türkler ve Araplar ve diğerleri daha küçük parçalara ayrılma tehlikesiyle karşı karşıyalar.
Uygarlık, merkezdeki halkları bütünleştiriyor; çevredeki milleti parçalıyor.
O halde:
Düştüğümüz yerden kalkmalı;
Uygarlıktan Medeniyete, Ulustan Millete yükselmeliyiz!

Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed

Medeniyet bir tek ırkın değil, insanlığın ortak mülküdür. Sadece Yunan'ı veya Uygur'u değil, bütün insanlığı kucaklar. Din, dil ve töreleriyle.

Millet sanal bir ırkın değil, tarihin teknesinde yoğrulan çok sayıda halkın ortak irâdesidir. Sadece Türk'ü ve Arab'ı değil, sayısız topluluğu kucaklar. Din, dil ve töreleriyle.

Milletle medeniyeti tek potada birleştiren örnek insan: Hazreti Muhammed.

İnsanlığa, yüksek ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen kutlu elçi. Milleti ırk temelinde değil, inanç ve kardeşlik temelinde tanımlayan gerçek evrenselci!

Yetim, tüccar, bilgin, komutan ve devlet başkanı. Peygamberliği, bütün bu rollerine yüce bir anlam ve değer katıyor.

  • Güler yüzlü bir yetimdi. Bu sıfatıyla, insanlığa yön göstermeye ve onlara başkanlık yapmaya sadece soyluların değil, sıradan insanların da ehil olduğunu gösteriyordu. Demokrasiyi eski Yunan'a bağlayanlar, orada nüfusun beşte dördünün köle olduğunu unutmasınlar.
  • Emin bir tüccardı. Girişim ahlâkının evrensel ilkelerini, Kalvin'den 1000 yıl önce vaz etmişti. Rızkın onda dokuzu girişimdeydi ve Müslüman işadamı cesur, hesaplı ve güvenilir olmalıydı. Müslümanların ekonomisine serbestlik ilkesi yön veriyor; onları tekelleşmeden ve haksız kazanç arayışlarından uzak tutuyordu.
  • İlahî hikmete mazhar bir bilgindi. Bilgiyi bir iktidar aracı olarak değil, haksız otoriteye karşı bir mücadele tekniği ve ebedî kurtuluşun anahtarı olarak görüyordu. Bildiğiyle amel etmeyenler, zalimlerin suç ortağıydı.
  • Stratejist bir komutandı. Kurduğu devlet on yılda 2 milyon kilometre kare alana yayıldı. Bu süreçte yapılan 9 büyük savaşta sadece 138 şehit verildi ve sadece 216 düşman öldürüldü! Merhameti, öfkesine galip gelen bir komutandı o.
  • Ve devlet başkanıydı. Hükümdar-Peygamber olmayı değil, Kul-Peygamber olmayı seçen bir devlet başkanı. Mülk ve saltanatı değil; vicdan, hukuk ve adaleti hedefleyen bir önder.

    Vicdanlar, sakat çıkmadan
    Ya Muhammed, yarına
    İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
    Adem oğullarına!

    Yüreklerden taşsın
    Yine, imanlar!
    Itrî bestelesin Tekbîr'ini
    Evliyâ, okusun Kur'an'lar!
    Ve Kur'an'ı göz nuruyla çoğaltsın
    Kayışzade Osman'lar!

    Na'tini Gaalip yazsın, Mevlid'ini Süleyman'lar!
    Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
    Geri gelsin Sinan'lar!

    Gel, ey Muhammed, bahardır...
    Dudaklar ardında saklı
    Aminlerimiz vardır!...
    Hacdan döner gibi gel
    Mirac'tan iner gibi gel
    Bekliyoruz yıllardır!

    Geri dön   Yazdır   Yukarı


  • ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi