| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yine Ege ve Kıbrıs
Geçen hafta ısrarla vurguladığım bir husus vardı: "Diplomaside 'biçimsel' öğeler (örneğin, Helsinki karar metnindeki maddeler) 'içeriği belirlemezler'; tam tersine, 'olası içerikler' için bir zemin, bir kulvar oluştururlar. Bu kulvardan nasıl koşacağınız, hangi yönü, hangi taktikleri benimseyeceğiniz size kalmıştır. İşte 'içerik' tam da bu anda önem kazanır: Bir ülke, iç dinamikleriyle, 'içerikli' bir konum elde etme yeteneğine sahip olduğunu ancak böyle anlarda kanıtlar." Peki muhalefetin sürüp giden tavrı için ne demeli? Muhalefet Ege ve Kıbrıs konusunda Yunanistan Başbakanı Simitis'in tezlerinden bayağı etkilenmiş görünüyor. Simitis Yunan seçmeni üzerinde de eş ölçüde ikna edici olabilecek mi, hep birlikte göreceğiz. Simitis'in, AB'nin Helsinki Zirvesi'nden çıkan metni "Yunan seçmeni" için kabul edilebilir bir hale getirme çabası gayet anlaşılır nitelikte. Ancak bu çabanın "ürettiği" bir bakış açısının bizde bunca kolay kabul görmesi düşündürücü (Tabii, bunları kimsenin "popülizm" kaygısı gütmediği düşüncesiyle yazıyorum!). Helsinki Zirvesi'nde kimse bir şey elde etmiş değildir. Ne Yunanistan ne Türkiye heybesini ağzına kadar doldurabildi. Zaten baştan "berabere kalmayı" göze alarak "aynı zeminde buluşmayı yeğleyen" iki ülkenin de başka bir sonuç elde etmesi beklenemezdi. Helsinki'deki "metin", AB üzerinde belirleyici olan Avrupalı güçlerin artık biraz da sıkıcılaşmaya başlayan "denge politikaları"nın yeni ve parlak bir "diplomatik" formülasyonu. Gelgelelim, bu "denge" önünde sonunda bozulacak. Bozulacak da, nereye doğru? Elbette "çözümler"e doğru; hem de "sorunlar"ın tamamının çözümüne doğru. "Denge"nin olanaksız hale geldiği an Türkiye hangi konumda olacak? Bunun yanıtı yazının başındaki paragrafta gizli diye düşünüyorum. Dolayısıyla, Türkiye için son derece "kritik" ve "duyarlı" olan bu konuda, "fikir" ve "senaryo" üretirken değil belki, ama bir "tutum" geliştirirken olabildiğince özenli olma gereği var. Türkiye önümüzdeki yıllarda önemli bir "uluslararası sınav" verecek. Üstelik bu sınavı kimse dayattığı için değil, "yeni konumu" zorunlu kıldığı için verecek. Türkiye bu işten "milli hedef ve çıkarları" açısından en üst düzey kazanımla çıkacaksa, belli alanlarda olabildiğince az zaaf sergilemesi gerekiyor. Olası her "zaaf"tan da her birimiz tek tek sorumluyuz. Ya da bunu şöyle formüle edelim: "Tutumumuz sorumluluğumuzdur." Şimdi Kıbrıs'la ilgili bazı şeyleri yineleme zamanı: Türk-Yunan ilişkileri hiçbir zaman "safdilliği" kaldırmaz. Türkiye'de hiçbir yönetim, hiçbir kurum, hiçbir siyasi aktör bu ilişkiler konusunda "safdil" olmamıştır, olamaz. AB Türkiye'ye ilişkin yön değişikliğini "Kıbrıs'ta Yunanistan'a uygun çözüm"e bağlayacak kadar "usdışı bir tutum" benimseyemez. Bu tür bir yaklaşım ve beklenti, olsa olsa, Avrupa'nın aklı için bir "siyasal intihar" projesi demeye gelir. Zaten AB'nin tutumu da böyle usdışı bir çerçeveye değil, Türkiye'nin kazanmış olduğu "yeni konum"a bağlıdır. Bu "yeni konum" bizim bundan sonraki "tutumuz" için de yön göstericidir. Kıbrıs'ta Türk toplumunun ve onun temsilcisi, KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş'ın inisiyatifini bir yana koyan, etkisiz kılan her tür çözüm önerisi ve beklentisi Türkiye'yi tatmin etmekten uzak kalır. Türkiye tatmin olmazsa, Yunanistan hiç olamayacaktır. Şimdi soralım: Türkiye bunun aksini kanıtlayacak bir şey mi yapmış? Aynı yere dönüyoruz: "Tutumumuz sorumluluğumuzdur."
harslan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|