![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Vicdan sınavıDünkü yazım şu cümlelerle bitiyordu: "S.O.S. İmdat çığlığı. Cezaevinde 100'ü aşkın insan sür'atle ölüm sınırına yaklaşıyor. Dışarda anneleri açlık grevinde... Soru şu: Bu kollektif ölümü seyredecek miyiz? İçimiz elverecek mi? Bu kadar duyarsızlaştık mı? İnsanlar F Tipi cezaevine gitmemek için canlarını ortaya koyuyorsa önemsemeli bunu, bir durup düşünmeli, tartışmalı... Türkiye, bir kere daha vicdan sınavı veriyor... Her ölüm, içimizde bir insanlık yarası açıyor... Durmalı bu süreç!" İstanbu Barosu Başkanı Yücel Sayman da şu çağrıda bulunuyor: "Her şeyden önce ölümü devre dışı bırakmalıyız. Herkesin, hepimizin hedefi ölümü durdurmak, ölümü aşmak olmalı. Ölümü aşmanın tek yolu konuşmaktır. Bir kez daha konuşalım, tartışalım bu meseleyi. Ve hayata hep birlikte bir şans tanıyalım..." Ve Adalet Bakanı'na sesleniyor: "Adalet Bakanı Sami Türk, F tipi cezaevi yönünde yapılan seçimin yüzde yüz doğru bir seçim olduğuna kani olsa dahi, bu kritik durumda hayata ve diyaloğa şans vermeli ve kamuoyu önünde konuyu bir kez daha barolar ve hukukçularla tartışmayı kabul ettiğini açıklamalı. Ölüm orucundaki insanlar, böyle bir irade karşısında bu umutsuz eylemlerinden vazgeçirilebilir. Bakan bu açıklamayı yapar, mahkumlar oruçlarına devam ederse; o zaman onlar ölümü aşamamış olur. Ancak bu şans onlara verilmelidir..." Evet, şu anda tartışmanın anlamı yok. Eğer gerçekten Adalet Bakanı Türk'ün söylediği gibi "ceza"nın ana amacı "ıslah" ise, mevcut cezaevi sistemi ıslaha yönelik olmadığı gibi, F Tipi cezaevlerinin de, oraya gönderilecekler açısından en azından şu andaki durum itibariyle ıslah edici olmayacağı gözler önündedir. Çünkü herkes susacak ve ölüm konuşacak... O ortamda neyi çözebilirsiniz ki?.. Türkiye, ölümleri konuşarak geliyor. Her toplum kesiminin hafızasında derin yaralar halinde kabristanlar dolusu ölüm listeleri var... Herkes ölülerini sayıyor tarihten söz edeceği zaman. Bir tür adı konmamış kan davası ufuneti dolaşıyor aramızda. Nasıl toplumsal iletişim olacak bu durumda? Tanıyan herkesten "yufka yürekli" tanımlamasını duyuyorum Adalet Bakanı Türk için... Adalet Bakanı'nın yufka yüreklisi iyidir bana göre de... Çünkü adalet yoketmek için değil, yaşatmak için, diriltmek için vardır. Cezaevlerinde şu ana kadar yaşanan çarpıklıkları sağlıklı konuşabilmek için ölüm atmosferinden çıkmak gerekiyor. Sayın Bakan bu iş için bir adım atmalı... Ölümleri önleyici bir diyaloğun kapısını açmalı, hem de acilen... N'OLDU ŞİMDİ?
MİT Müsteşarının görüşlerine karşı TSK kaynaklı 14 sayfalık bir rapor. Özetle, "AB'nin talepleri PKK'nın talepleri ile örtüşüyor" diyen bir rapor. İşte raporun ana çerçevesi: "İsveç, Finlandiya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, Almanya ve Fransa başta olmak üzere neredeyse bütün AB ülkeleri bizden siyasallaşma çalışmalarını sürdüren PKK'nın istediklerini istiyorlar. Sözde Kürt sorunu, kültürel haklar isteminin çok ötesinde kapsamlı, uluslararası nitelikli ve Türkiye'nin bölünmesine yönelik bir hareketi ifade ediyor. Türkiye'ye yönelik baskılar, terör örgütünün hangi çevreler tarafından yönlendirildiğini de ortaya koyuyor." Bu ifadelerin hangi ölçüde MGK kararı haline dönüştüğünü bilemiyoruz. Ama bu haliyle, MİT Müsteşarı'nın ve onunla paralel düşünen siyasetçilerin görüşleriyle çelişmesinin dışında, AB'ya yönelik kuşku boyutuyla önem taşıdığını vurgulamak lâzım. Rapor âdeta dehşet verici bir endişeyi seslendiriyor: -AB bizi bölmek istiyor! Böyle bir iddiayı herhangi bir kimse elinin tersi ile itebilir, önemsemezlik edebilir mi?. Eğer bu doğru ise, o zaman, AB konusunu silbaştan konuşmak gereği ortaya çıkmaz mı? Bu, AB ile ilişkinin, sürekli kuyunuzu kazan birisiyle yol arkadaşlığı yapmak anlamına geldiğini göstermez mi? Ve o zaman Genelkurmay'ın değişik sözcüler kanalıyla dile getirdiği "AB'ye girmek Türkiye için hem jeopolitik, hem stratejik zarurettir" görüşünü ne yapacağız? Devletin dağ gibi kurumlarının, insan hakları alanında gelişmeyi, Türkiye'nin demokratikleşmesini, bunun için askeri iradenin sivil iradeye bağlı hale getirilmesini, MGK statüsünün "istişare organı" olarak sınırlandırmasını önlemek için, "bölünme tehdidi"ni varolmadığı halde büyüteceklerini düşünmek bile doğru olmamalı. Ama geriye kalanları nasıl izah etmeli bu durumda? Bir yandan hızla, takvimli olarak yürüyen bir süreç, diğer yandan dehşet verici kaygılar? Ve diğer yandan, gene aynı devletin farklı kurumlarından bu kaygıların yersiz olduğuna dair ısrarlı açıklamalar... Nasıl bir devlet görüntüsü verdiğimizin farkında mıyız? Vatandaş askerine-siviline, tüm devlete açık açık soruyor: -AB Türkiye'yi gerçekte ne yapacak?
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim | Dizi |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|