|
|
 |

İstanbul'da araba sevdası
İSFALT'ın katkılarıyla üç ayda bir yayınlanan Yol Kültürü'nün bu sayısında R. Sertaç Kayserilioğlu, "İstanbul'dan Geçen İlk Otomobiller" adlı yazısında, insanlığın gelişme kaydetmesinin en önemli aşamalarından birisi olan arabaları İstanbullular'ın nasıl karşıladığını ve İstanbullular'ın araba sevdasını ele alıyor. Kayserilioğlu, İstanbullular'ın ilk arabaları nasıl karşıladıklarını şu cümlelerle anlatıyor: "Araba sevdası'na Avrupa, aslında Recaizade M. Ekrem'den çok çok önceleri tutuluyor ve 1900'e çeyrek kaladan itibaren de otomobillerin tekerlekleri Paris'ten start alarak Avrupa'nın tüm başkentlerinde dönmeye başlıyordu. Oysa ki, kendiliğinden hareket eden anlamındaki "zatü'l hareke" ya da o günkü yakıştırılmasıyla "şeytan arabası" olarak tanımlanmış bu dört tekerlekli atsız arabanın, ilk kez İstanbul sokaklarında boy gösterdiğinde etrafa saldığı merak ve korku ise mazide yaşanmış bir başka gerçek. O güne değin sadece parasol ile talikaları, landolar ile faytonları tanıyan İstanbul halkının önceleri, elindeki nefir denen boruyu öttürerek koşan vardacı ve ardından gelen atlı tramvayla haşır neşir olması, daha sonraları da elektrikten son derece korkan Sultan II. Abdülhamit Han'ın tüm direnmesine karşın Galata bankerlerinin ısrarlı davranışları neticesinde elektrikli tramvayına kavuşması, o günlerdeki İstanbullular için, yeniliklerin en görkemlisi ve belki de en inanılmazı ile karşı karşıya olmak anlamına gelmişti."
Otomobile binen ilk padişah
Atların taşıma gücüne gerek kalmadan kendi kendine hareket eden otomobiller Avrupa kentlerinde boy gösterirken, İstanbullular da yavaş yavaş dört tekerlekli 'bu şeytanların' cazibelerine kapılmaya başlamışlar. Cumhuriyetten daha önce modern yaşam tarzının kendini belirgin bir şekilde gösterdiği İstanbul'da, tramvaylar, toplu taşımacılığın ilk ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Halkla sıkış tıkış gitmeyi gururlarına yediremeyen İstanbul paşa ve beyzadeleri, arabaların büyüsüne kapılıp karşı koyamayarak araba furyasını başlatanların başında yer alıyor. Sertaç Kayserioğlu'nun yazısında verdiği bilgilere göre 1900'lü yılların ilk çeyreği geçildikten sonra İstanbul'da kayıtlı özel otomobil sayısı 250-300 civarındaymış, 1930'lu yıllara gelindiğinde ise toplam araç sayısı 1000'e ulaşmış. Günümüzün otomobillerinden daha gürültülü çalışan ilk arabalara şehir halkı, çıkardıkları gürültüden dolayı önceleri tepki göstermiş. II. Meşrutiyet'ten sonraysa, otomobiller üst düzey devlet yetkililerinin ve askeri erkanın vazgeçilmez aracı haline gelmiş. Sultan Mehmed Reşad otomobile binme şerefine nail olan ilk padişah olurken, zamanın belediye başkanı Tevfik Bey de bedeli ve giderleri karşılanarak makam otomobiline kavuşan ilk belediye başkanı olmuş.
İstanbul'daki ilk kaza
Trafik kazalarında hergün onlarca kişinin can verdiği ülkemizde, konuyla ilgili her açıkoturumda veya TV programında yetkililer trafik kazalarını önlemenin tek yolunun eğitimden geçtiğini vurgular. Oysa 1910'lu yıllarda teknik alt yapı ve bu konuda eğitim olmamasına rağmen İstanbul'da çok az kaza olmuş. Sertaç Kayserilioğlu'nun yazısında verdiği bilgilere göre, trafik kurallarından eser olmayan o zamanın 'İstanbul'unda basında yer alan sadece bir kaza haberi var. İlk trafik kazasının gerçekleştiği 28 Mart 1910 günü ise basın, biraz da hayretle şöyle yazmıştı: 'İstanbul'da bir otomobilin sebebiyet verdiği ilk kaza dün vukua gelmiştir. Bu kazada saray başmabeyincisi Lütfi (Simavi) Bey'in bahçevanı Mustafa, Beşiktaş'ta bir otomobilin sadmesine maruz kalarak ağır şekilde mecruh (yaralı) olmuştur.'
Dergide başka neler var?
İSFALT'ın katkı-larıyla üç ayda bir yayınlanan Yol Kültürü'nde bu ay, "Bir Dağcının Yol Düşleri"nde Ali Göçer bize, arkadaşlarıyla İzmit civarındaki dağlara yaptıkları macera ve keşfin iç içe geçtiği yürüyüşleri anlatıyor. Dilaver Demirdağ, "Cenneti Yeryüzüne İndirmek: Kozmosun Bahçeleri"nde, tabiat ve din arasındaki ilişkiden yola çıkarak, Budizm'den Museviliğe Hinduizm'den İslamiyet'e kadar pekçok düşünce sisteminin ve inancın bahçe düzenlemesine verdiği
önemi inceliyor. Zeki Bulduk, yazısında, kültürler mozayiğiyi Dicle'nin bilinmeyen öyküsünü ele alıyor. Mustafa Armağan 'İstanbul'un tacı' olarak nitelendirdiği Eminönü'nü ele alıyor. Şebnem Atılgan, televizyonda yaptığı programlarla Anadolu'nun bilinmeyen yönlerini gözler önüne seren Tayfun Taliboğlu ile Anadolu şehirlerine ve yol izlenimlerine dair söyleşiyor. Hasib Çauseviç ve İhsan Deniz Bosna izlenimlerini anlatıyorlar.
Havva Setenay İLHAN
|
 |
 |
Gibson savaşa doymuyor
Mel Gibson komutasındaki ordular, yine savaş hazırlığına girişiyor. Oscarlı aktör, bu kez de Vietnam Savaşı'nda kıran kırana mücadele veren bir komutanı canlandıracak. İngiliz sinema dergisi "Empire"ın internet sitesindeki habere göre, "Cesur Yürek" filminde İngilizler'e karşı mücadele veren İrlandalı bir yurtseveri, "Vatansever"de ise oğlunu kurtarmak için yıllar sonra yeniden savaşa katılan eski bir askeri canlandıran Gibson, yine komutan oluyor. Her iki filmde de vatanperver komutanları canlandıran Gibson, yapım şirketi Icon Productions ile birlikte yeni bir savaş filmi için hazırlığa başladı. "Cesur Yürek" filminin senaryo yazarı Randall Wallace ile temasa geçen Gibson, bu yapımda bir tabur komutanı olarak izleyici karşısına çıkacak. Wallace'ın yönetmenliğini de üstlenmesi planlanan film, "We were Soldiers Once. and Young" adlı öyküden beyazperdeye uyarlandı. Film, Vietnam Savaşı`nda Ia Drang Vadisi`ndeki çatışmada görev yapan öncü Amerikan birliğinin mücadelesini konu alıyor.
KİM NE YAZIYOR?
Mustafa Miyasoğlu
Zügüdar adlı, gezi notlarından oluşan bir kitap üzerinde çalışıyorum. "Babil'den Taç Mahal'a Hikayeler" altbaşlığını taşıyacak bir kitap bu. Bu çalışmadan fırsat bulabildikçe beş altı yıl kadar önce bir gazetede tefrika edilen "Yollar ve İzler" adlı romanımı gözden geçiriyorum. Tabii, "gözden geçiriyorum alışkanlık" gereği söylenmiş bir söz; romanı yeniden yazıyorum. Hedefim, kısmetse, 2001 yılına biri roman olmak üzere, en az iki katapla girmek.
Mehmet Niyazi
Psikolojik bir roman yazmaya çalışıyorum. İki tür roman vardır biliyorsunuz; olayları öne çıkaran ve kişileri öne çıkaran. Bugüne kadar romanlarımda ikisini dengelemeye çalışmıştım ama bu yeni romanda kişileri öne çıkaracağım. Psikolojik derinliği olan, insanın gizlemeye çalıştığı ve gizleyemediği yönlerini işleyen insani bir roman olacak. Romanın kahramanı paranoid emekli bir subay. Kitabın adını şu an için "Tek Kurşun" koymayı düşünüyorum. 3-4 ay sonra biter ve piyasaya çıkar inşaallah.
|
|