![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bu devlet şimdi "hukuk devleti" mi?
Anayasanın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir "hukuk Devleti" olduğuna da hükmedilmiş. Dikkat ettiyseniz, cumhuriyetin Anayasa'dan aynen aktardığım bu niteliğinde "hukuk" küçük "h" ile, "Devlet" ise (Anayasa'da "Devlet" sözcüğünün geçtiği her yerde olduğu gibi) büyük "D" ile yazılmış. Bu hurufat seçimi bir tesadüf olabilir mi? Bunun bir tesadüf eseri olduğuna birçoğunuz gibi ben de ihtimal vermiyorum. "Türkiye Devleti" ifadesinin bolca, "Türkiye Cumhuriyeti" ifadesinin ise parmakla sayılacak derecede az sayıda kullanıldığı 82 Anayasası'nın devlet sözcüğünün tamamını büyük harf ve siyah (yani DEVLET!) dizmediğine şükredelim! Hukukun küçük "h" ile yazılması önemli değil; yeter ki DEVLET'in büyüklüğü unutulmasın... Şimdi de, Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl bir "hukuk Devleti" olduğunu birkaç örnekten hareketle anlamaya çalışalım: Hükümetin "al külah ver külah" TBMM'den geçirdiği "Af Yasası"nı Cumhurbaşkanı geri çevirdi. Hükümet telaş içinde; "sosyal ölçüyü" öne çıkaran Başbakan yasanın Köşk'e "aynen iade"si hususunda koalisyon ortaklarının anlaştığını açıkladı. Hepimiz biliyoruz ki, bu süreçte Cumhurbaşkanı'nın elinden gelen fazla bir şey yok. "Aynen iade" edilen yasayı imzalamaya eli mahkûm... Cumhurbaşkanı imzayı bastıktan sonra yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi'nde dava açabilir. Ancak yasa iptal edilse ve hatta mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verse bile, herkese geçmiş olsun! Olan olmuş, yasanın Resmi Gazete'de yayımlanmasını takip eden saatlerden itibaren mahkûmlar bayram alışverişine çoktan çıkmışlar bile... Anayasa'nın 153. maddesi "Anayasa Mahkemesi'nin kararları kesindir" diyor. Olsun, "Kesin değildir" diyen mi var? O kararlar kendi içinde "kesin", Yasama'nın kararı ise yine kendi içinde "kesin"dir. Ayrıca hükümet o derece kurnaz ki, Anayasa Mahkemesi'nin vereceği muhtemel bir iptal kararının meyvelerini toplamaya da hazırlanıyor. Mahkeme 1991'deki Şartlı Tahliye Yasası'nın iptalinde dayandığı "adalet ve eşitliğe aykırılık" gerekçesini tekrar hatırlatırsa, yine "al külah ver külah" kapsam dışında tutulmuş mahkûmlara da nihayet hürriyet... Öyle bir "hukuk Devleti" ki, Meclis çoğunluğunu elinde bulunduranların yüksek mahkemenin haklı olarak gözettiği en temel ilkelerden ("adalet ve eşitlik") bile adaletsiz ve eşitliğe aykırı sonuçlar türetmesinin önüne geçilemiyor. Aynen Abdullah Gül'ün dediği gibi: "Hükümet pisliklerini Sezer'le Anayasa Mahkemesi'ne temizlettirmek istiyor." Milliyet gazetesi bu Türk usulü "hukuk Devleti" nazariyesi ve pratiğini "sosyal ölçü mü, hukuki ölçü mü?" formülüyle özetlemiş. Yani Cumhurbaşkanı eğer Anayasa Mahkemesi'ne iptal başvurusunu yapmazsa "sosyal ölçü"yü, yaparsa "hukuki ölçü"yü dikkate almış olacakmış. Bir ülkede (ve rejimde) "sosyal ölçü" ile "hukuki ölçü"nün arası bu kadar açılmışsa, o ülkede "hukuk devleti"nden söz edilebilir mi? Ortada olan olsa olsa bir "hukuk cambazlığı" değil midir? Bu "cambazlık"tan nasıl kurtulunabilir? Fransa'da olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi'nin denetimini yasaların yürürlüğe girmesi öncesine taşımak düşünülebilir. Yani bir bakıma, yasanın Mahkeme'nin fikrini açıklamasını bekledikten sonra yürürlüğe girmesi ya da girmemesi yönünde bir usulün benimsenmesi. Böylece, Yasama ve Anayasa Mahkemesi kararlarını birbirleriyle tokuşturarak hukukla oynamanın önüne geçilmiş olabilir. Fakat bu usulün de sakıncaları çok... En başta da, haklı haksız ve yerli yersiz sürekli tekrarlanan şu "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" ilkesi meselesi. Bu çerçevede "Yargıçlar yönetimi mi geldi?" benzeri bir itiraz o kadar da haksız sayılmaz. "Hukuk cambazlıkları"nın bir ölçüde önü kesilir ama bu kez de ortaya (haklı olarak) Anayasa Mahkemesi'nin tarafsız olup olmadığı sorusu atılır. Türkiye işte böyle bir ülke... "Kuvvetler ayrımı" gibi modern demokrasilerin olmazsa olmaz bir ilkesini bu ülkede bu koşullar altında gerçekten işletebilmek mümkün değil. Çünkü bu ülkenin gerçekten işleyebilmesinin ilk koşulu, "kuvvetler"in hepsinin sorumluluklarının bilincinde olması. Doğru, "kuvvetler" arasında ayrım Türkiye'de de var, hem de ziyadesiyle... Ama nasıl bir "ayrım"? Tabii ki her "kuvvet"in başına buyruk olmasıyla... Buna Çevik Kuvvet de dahil!
kbumin@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim | Dizi |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|