![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Darbeye çeyrek kala
"Yaz bitmek üzere, Ağustos'un da sonuna yaklaştık, işte Eylül gelmeye hazırlanıyor..." Birkaç gün öncesine kadar böyle düşünüyordum ki son günlerinde Ağustos kolay kolay bitmeyeceğini gösterdi. Nur topu gibi bir muhtıramız oluverdi. 30 Ağustos Muhtırası. Anlayan herkese hitap ediyordu o sözler. Sadece Meclis'e, Hükümet'e, Yargı'ya, Başbakan'a değil, sana ve bana da... Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım derler ya; aslında oturuş şeklimizin hiç önemi yok. Eğri de otursak, doğru da otursak, hatta hiç oturmayıp da ayakta konuşsak bile, doğruyu söylemek zorundayız. Koskoca Genel Kurmay Başkanı, elbette tarihe kendi imzasını atmak isteyecektir. Modası geçmiş süreçlerle idare etmenin ne tadı olabilir ki? Takdir buyurun lütfen, ağabeyinin damatlık elbisesiyle nikah masasına oturmaktan ne farkı vardır öylesi bir durumun? Ben de olsam, hiç tereddütsüz 30 Ağustos gibi bir tarihi, konuşmak için tam bir fırsat bilir ve gönlümden geçenleri rahatlıkla söylerdim. Bazıları çıkıp bunun bir muhtıra olmadığını iddia edebilir. Etsin. Muhtıradır veya değildir, hiç farketmez. Ben, darbeye çeyrek var diyenlere katılıyorum. Darbe deyince, yirmi yıl önceki gibi bir şeyi kastetmiyorum. Çeşit çeşit darbe var biliyorsunuz. Hatta işi abartılı sunmayı sevenler, horizantali düşük olan "be"ye de darbe diyebiliyor. Yani geniş olmayan "be".
Had
Herkesin bir 'had' sorunu var haddi zatında. Kamyoncu ve minibüsçü kardeşlerimiz arasından bazıları da, bu meseleyi görmüş, farketmiş ve mümkün mertebe çözümüne katkısı olur düşüncesiyle, arka tarafa şu şekilde yazı yazdırıp memleketin hizmetine sunmuşlar: "Tek sen değil, herkes hasta"
Yarı uyur, yarı uyanık
Koltukta uzanmış, fazla yüksek olmayan bir sesle radyo dinliyordum. Şarkıların arkasından türküler başladı. Günün yorgunluğunu erken hissetmiş olmalıyım, dalmışım. Türküler bitmiş, ardından bir söz programı başlamış. Adamın biri konuşuyor. Anlatılanları duyuyorum, dinliyorum ama, rüya mı görmekteyim yoksa gerçek mi ayırdına varamadan. Konu tarih. Adamın kim olduğunun da farkında değilim. Bilmem ne üniversitesinden, Prof. Dr. Filanca Feşmekanca. Uyku ile uyanıklık arasında, onun söylediği bazı sözler hoşuma gitmiyor. İtiraz etmek istiyorum, sesim çıkmıyor. Elimi kaldırıp işaret edeyim diyorum, kolum kıpırdamıyor. Sayın Feşmekanca, Osmanlı'ya çatıyor. Yahu yapma hoca diyeceğim, diyemiyorum ki. Hoca meydanı boş bulmuş, sallıyor. Arada bir hak verdiğim de oluyor. Hah işte burada doğru söyledi diye geçiriyorum içimden. Sonra yine üfürmeye başlıyor. Prof. Feşmekanca, iki sallayıp bir üfürerek programın sonuna doğru yaklaşırken, aniden "Zırrr" sesi. Telefon uyandırıyor. - Aloo, neredesin? Meraklısı için, bu kısa hikayeden bir ders çıkarmak gerekirse, o da şudur arkadaşlar: Uyku ile uyanıklık arasında, hoşumuza gitmeyen şeyler olsa dahi, söylenenlere itiraz edemeyiz.
mseker@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|