| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Komşuda pişmiyor ki bize düşsünAltmış yedi yıl boyunca, yani 1856 Paris anlaşmasından 1923 Cumhuriyetin ilânına kadar devletimizin derdi medeni dünyaya Türkün mevcudiyetini tasdik ettirmekti. Hesabın içine bizi de katsalardı şifaya kavuşmuş olacaktık. Medeni dünya Türk devletinin derdine derman olmak şöyle dursun; onun derdini dinlemedi bile. Bunun üzerine Cumhuriyet rejimi derdini anlatabilmek için "muasır medeniyet seviyesine" çıkmayı kendine hedef ittihaz etti. Bu hedef doğrultusunda otuz yedi yıl çaba sarf ettik. Baktık ki şapka giymemizin, Latin harfleriyle okuyup yazmamızın medeni dünyada yapılan hesaba dahil olmamıza hiçbir faydası yok; noksanımızın kalkınmamış olmamızda aranması gerektiği kararına vardık. Müteakip yirmi yedi yıl, demek ki 1960 ihtilâlinden 1987 genel seçimlerine kadar, fikri sabitimiz "kalkınırsak bu iş biter" oldu. Bu süre boyunca milletçe, bir ağızdan "Yüksel ki yerin bu yer değildir / Dünyaya gelmek hüner değildir" nakaratını söyledik. 1987'den itibaren milletçe kalkınmanın realist bir hedef olmadığına, kalkınılacaksa insanların önünde şahsen kalkınmayı tercihten başka bir yol bulunmadığına hükmetmiş bulunuyoruz. Geride bıraktığımız on üç yıl bazılarının dört nala şahsi kalkınma uygulaması doğrultusunda koşuşturmasıyla geçti. Bu koşunun bitmesine dört sene var. 2004 yılında şahsi kalkınma koşusunun bitmesi gerekiyor. Bu tarihten sonra "yandı gülüm keten helva" dönemi başlayacak. Nereden mi biliyorum? Doğrusu yakînen bilmiyorum. Bir çeşit Hurufilik yaparak ilk önce 67 yıl süren bir dönemin yerini 37 yıl süren bir başka döneme bıraktığını, onu 27 yıllık bir dönemin takip ettiğini fark edince, içinde bulunduğumuz dönemin de 17 yıl süreceğini kestirmek hoşuma gitti. Fakat mesele Hurufilikte, Ebcet hesabında değil; mesele Türkün hazıra konma fikrindedir. 1856'dan beri biz hep "Komşuda pişer, bize de düşer" fikriyle hareket ettik. Devlet yetkililerinin gözünde kocaman bir Batı medeniyeti vardı. Bu medeniyet içine kırmızı fesimizle bizi alabilecek kadar büyüktü. Eğer fes engel teşkil ediyorsa ondan vazgeçebilirdik. Şeklimiz şemailimizde yaptığımız tedavül ve tebeddül medeni sayılmamıza kifayet etmiyor muydu? O taktirde başka şeylerimizi, mümkünse iç organlarımızı bile değiştirebilirdik. Zira biz nihayet "gelişmekte olan bir ülke" değil miydik? Belki evet, 1987 yılına kadar öyleydik, yahut öyle sayılmamıza ses çıkarılmıyordu. O zamana kadar Almanya birleşmemiş, Sovyetler Birliği çökmemişti. Bu yüzden olsa gerek 1987 yılında üzerinde gemi yürüttüğümüz denizin bittiği anlayamadık. Oysa artık komşuda bize düşme ihtimali bulunan hiçbir şey pişmiyordu. Yeni Dünya Düzeni denetim altındaki bölgeleri teknolojinin tayin ettiği kadarıyla neye hizmet etmeleri gerekiyorsa ona ve oraya raptetmeye müteveccihti. Gözünü komşuda neyin piştiğinden bir türlü ayıramayan bizler hâlâ kendi aşımız hususunda nato kafa nato mermer konumundayız. Hangi işin hangi aşı sağlayacağı konusunda Batı medeniyetinin verdiği açık veya gizli talimatların yüz kırk dört yıllık bilançosunu bari yapsaydık!
iozel@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim | Dizi |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|