| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bunca çok kurban
Televizyonlarda kurban tartışmalarının yapıldığı sıralarda, içime bir merak düştü. Acaba diğer Müslüman ülkelerde kurbana karşı ilgi nasıldı diye. Bu açıdan muhtelif İslâm ülkelerini yakından tanıyan ve oralarda üç-beş yılını geçirmiş dostlarla görüştüm. Bana aktarılanları burada geniş geniş anlatmak isterdim. Fakat hasıl olan sonuçla iktifa ediyorum: Kurban ibadetine en ziyade itibar eden meğer biz değilmiy mişiz? Bunun izahını tabiî ki, kurbanı vâcip ve sünnet kabûl eden fıkıh mezhepleri ile yapabiliriz. İlk anda da insana çok tabiî ve mantıkî gelen bir izah bu. Ancak çevremize iyi dikkat edersek; hali vakti yerinde olmayan, enflasyon baskısı altında cidden ezilen fakir fukâra sınıfların bile kurban kesebilmek için ne tür fedâkârlıkları göze aldığını farkederiz. Bu insanları kurban kesmeye sevkeden husus, kuşkusuz onların imânı ve mübârek günlerde Allah'a yönelmiş umûmi bir koroya iştirak arzusudur. Bu vesile ile cenab-ı Hak, kendisine adanmış bütün kurbanları kabûl buyursun. Edilen kurbanlar nasıl Allah'a âit ise, kullarının taşıdığı her can ve ruh da gene ona âit ve sonunda hepimiz Allah'a rücû etmeyecek miyiz?
Kurban tamam, ya boşanmalar?
Bu arada bir zamanlar, İslâm ülkelerinde boşanma indekslerini incelerken, bir şey dikkatimi çekmişti. Laik hukuka en önce geçen ve İsviçre medenî kanununa göre aileyi düzenleyen Türkiye; hemen bütün İslâm ülkeleri arasında, boşanma oranı en düşük ülke olmasın mı? Burada şu soru önemli idi: Boşanmayı medenî kanun mu sınırlıyordu? Yoksa bizim insanımızda aile halinde yaşamaya ayrı bir değer mi atfediliyordu? "Allah bir yastıkta kocatsın", "Başka yüz göstermesin" duâ ve temennilerini; içtimâî şuuraltının temel yasaları seviyesine yükselten bir kültürün, boşanmaya ket vuruşuyla karşı karşıya değil miydik? Dolayısıyla bu toplumun, İslâmî mânâda aile kurumuna yaklaşımı da böyle oluyor, çok çok mücbir sebepler doğmadıkça ne boşanmayı, ne de çok eşli evliliği hoş karşılıyorduk. (Çocuksuz aileler hariç). Aile kurumunda olduğu gibi, Türkler arasında kurban ibadetinin yaygınlığı hadisesinde de, benzer içtimâî, tarihî şuuraltı tesirleri bulunabilir mi diye bayağı düşünmek durumunda kaldım. Kendi kendime bu soruların cevabını ararken, dün üzerinde durmaya çalıştığım toy merasimleri ile karşılaştım. Nitekim Dede Korkut Hikâyeleri'nde Dirse Han'a eşi ne diyordu? "Aç görsen doyur, yalıncak görsen donat, borçluyu görsen kurtargıl!.." Ve eğer bir çocuğun olmasını istiyorsan (muhtemelen erkek evlât olmalı) "ulu toy eyle" demiyor muydu? Toy kelimesi Türkçede, "doymak" fiilinin eksiz hali. Yani hem fiil kökü, hem de isim!.. Toylamak da doyurmak anlamına geliyor. Ziyafet çekmek, ikramda bulunmak gibi. Daha sonraları düğün ve eğlenmek anlamı ekleniyor buna. Eski Türkçe metinlerde "boy boylamak" "soy soylamak" (destan söylemek) gibi; "toy toylamak" tabiri de oldukça sık geçiyor. Yazının olmadığı çok eski zamanlarda, "boylamak ve soylamak", sözel dilin aktığı ana kanala dönüşürken; "toy toylamak"da, göçebe toplumun en yüksek içtimâî, dinî ve ahlâkî vecibesi biçiminde tezahür ediyordu.
Kara koça kıymayınca
Bu bakımdan doğum, ad koyma ve ölüm toyları; gelin ve oğul toyları (sünnet düğünü karşılığı), zafer toyları, dilek ve hacet toyları, yemin ve esaretten kurtuluş toyları, hassaten saltanat devir teslim toyları, bahar toyları, hasat ve yaylaya çıkış toyları vs. Bunların sayılarını daha da çoğaltmak mümkün. Ama yapılış gerekçelerine baktığımız zaman iki husus dikkatimizi çekiyor: Ya bir temenni, duâ ve hâcet makamında icra ediliyor; ya da bir zafer, başarı veya hâcetin yerine gelmesi halinde şükür makamında toylar düzenleniyor. Daha yazıya geçirilmeden, binlerce yıl öncesinden kulaktan kulağa nakledile gelen Dede Korkut soylamalarında sıkça tekrar edilen şu cümle anahtar mesâbesinde: "Kara koça kıymayınca yol alınmaz!" İşinin rast gitmesi ve murada ermen için, Kara koça kıymak durumundasın. İşte burada basit mânâsıyla adak, ziyafet, ikram olarak, kurban meselesi ile karşı karşıya kalıyoruz. Bütün toyların temelinde yatan dürtü de bu!.. Hacet gidermek ve murada ermek için illâ kurban!.. Ama "kurban" tabiri asla yok. Zira "toylamak" tabirinin içinde meknûz vaziyette. Hazreti İbrahim'e ilişkin uzaktan uzağa bir çağrışım!.. Hayır, hayır yok bunların hiçbiri. Bir adım daha atalım isterseniz: Hangi tür toy olursa olsun; kendisine kıyılacak yani fedâ veya kurban edilecek hayvanlar azçok belli: "Attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç!.." Yani erkek hayvanlar!.. Hiçbir eski metinde dişi hayvan kurbanı görmedim. Bu eski metinleri bayram süresince okurken, eski göçebe türklerin hayatının boy boylamak, soy soylamak ve toy toylamak üçgeninde şekillendiğini daha iyi farkettim. Gerek adak ve hacet; gerekse şükür ve kutlama; gerekse çocuktan yaşlılığa doğru insan hayatının çeşitli dönemlerinde, sürekli attan aygır, deveden buğra koyundan koçlar kurban edilip duruyor. Göçebe insanın hayvandan başka adanacak bir şeyi bulunmadığı için mi ne dersiniz?
Sürekli kurbanlar
Fakat şurası açık ki, bu insanların yani toplumun, hâlâ daha o eski yüzyılların insiyakları ile sürekli yatırlara yöneldiğini, buralara sürekli kurbanlar adadığını nasıl olur da unuturuz? İşte böylesi içtimâî/kültürel bir zeminle yüzyüze kalan İslâmî mânâdaki kurban ibadetinin, nasıl bir tehâlükle kabule mazhar olduğunu varın siz düşünün. Bana öyle gelir ki, biz Türkler Hanefî mezhebinde değil de, bir başka hak mezhebde olsak bile gene de bu durum değişmeyecekmiş. Bu tespitlerimle, ekran hastası bazılarının eleştirilerine hak veriyor değilim. Sadece kendimize âit bir husûsiyeti tesbitle sınırlı amacım. Kendimizi tanıyalım ki, eğer tashihe ihtiyaç varsa, nezâhetine de dikkat ederek yapalım bunu. Yoksa, binlerce yıldan beri "Konuğu gelmeyen kara evler yıkılası gerek" diye beddua eden bir kültürün; mevlide, sadakaya, yardıma, ikrama ve paylaşmaya verdiği önemi nasıl kavrayabiliriz?
aridvan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|