YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Gündem

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan

  Arşivden Arama

 


İSMAİL KARA İLE "KUTUZ HOCA'NIN HATIRALARI" VE " DİN EĞİTİMİ" ÜZERİNE - 2

'Mum dibinden ışık aldım'

Sizin babanızla ilişkiniz nasıldı? "Mum dibine ışık vermez" denir ama, siz bu ışıktan anlaşılan epey istifade etmişsiniz.

Babamın ışığını biz çok gördük, görmeye de devam ediyoruz. Ben hem nizamî hem gayrı nizamî talebesiyim babamın. Hafızlık hocamdır. Çok nizamî olmasa da yaz tatillerinde dînî ilimler okuduk. Bunun ötesinde benim için hayatım boyunca, hâlâ yaşayan bir hoca ve örnek kişilik olarak kalmıştır. Çocukluk yıllarımda babamla münasebetlerimiz, - köyde yaşayan insanların anlayabileceğini zannediyorum- mesafeleri olan bir münasebetti. Bu mesafelerin bir kısmı, kırkbeş yaşında olmama rağmen devam ediyor. Onun yanında bugün bile rahat bir şekilde oturamam, konuşurken de her kelimeyi kullanarak konuşamam. Ama çocukluk yıllarındaki mesafe, özellikle tahsilimiz tamamlandıktan sonra bir tür meslekdaş mesafesine dönüştü. Bizimki baba-oğul ilişkisi kadar, belki ondan daha da güçlü, hoca-talebe ilişkisi olarak da devam etti. Bunu şuna da bağlamak istiyorum; benim tanıdığım dönemdeki hocalar, zaten talebelerine oğulları gibi davranırlardı. Hatta çocuğu okumaya eğilimli değilse, çok önde olan talebelerine muamelesi çocuklarından daha üst düzeyde de olabiliyordu. Bütün bunlar içiçe oldu bizim hayatımızda. Dolayısıyla baba-oğul münasebeti ve hoca-talebe münasebeti ömrümüz boyunca sürdü ve hâlâ sürüyor.

Babanızın bütün hususiyetlerini yazabildiniz mi ?

Yazamadım. Çünkü babam ve yetiştirdiği birçok insan, kendileri için hususiyet arzeden taraflarının bahsedilmesini istemezler. Âdâba aykırı görürler.

Bunlar, kitabın gidişine tesir edecek şeyler miydi ?

Elbette. Meselâ birini anlatayım. Babam, emekli olduğu zaman kendisine verilen ve hakettiği emeklilik tazminatını almadı. Bunu, babamın müsaadesi olmadığı ve âdâba aykırı olduğu için yazamadım. 1977 yılında 120.000 lira idi bu ikramiye ve o dönem için büyük bir paraydı. O yıl babam kurban kesemedi, çünkü parası yoktu. Fakat bu parayı şâibeli gördüğü için, kendisi hiç el sürmedi, vekâlet verdiği bir kişiye "Bu parayı şu, şu, şu yerlere ve kişilere dağıtın. Ben görev yaptığım zaman zaten paramı aldım, bunu almayacağım" dedi.

Ne varsa babalarımızda var. Onlardaki cesaret, çaba, gayret bizde yok. Bu hâtıratı yazarken babalar ve oğullar arasındaki farkların sebebini hiç düşündüğünüz oldu mu?

Bu belki de dönemle alâkalı bir şey. Çok partili hayata geçildikten sonra insanların kendilerini bizzat var kılma mücadeleleri zayıfladı.

Çok partili hayatla beraber, çok hayatlı hayata da geçtik galiba. Çok hayatlı, belki bölük pörçük hayatlarımız oldu. Hayatımız değil de hayatlarımız var adeta...

İnsanların yürümekte olan hayata katılmaları daha kolay hâle geldi. Bu, maalesef kaliteyi getirmedi. Keşke bir kaliteyi getirseydi. Ondan önceki insanların hayata katılmak için verdikleri mücadeleler vardı ve bu mücadelelerin hepsi müsbet de değildi. Bu mücadelelerin bir kısmı, insanların kendilerini terk etmelerine dönük, kendilerini inkâr etmeye dönük mücadelelerdir aslında. Bu yüzden babalarımızın, dedelerimizin verdikleri mücadeleye benzer bir mücadeleyi bizim vermemiz zaten sözkonusu değil.

Onlar gibi mücadele veremediğimiz doğru, ama onların yaşadığı o zor ve yasaklı dönemler geri geldi, ama kahramanları yok. Galiba iş, dönemden ziyade az önce o sözünü ettiğiniz kaliteyle (insan kalitesiyle) ilgili. Dönemler aynı, insanlar farklı. Dînî eğitime müdahale var, modern din adamları yetiştirlmek isteniyor... Dün yaşayanlar, baskılara mukâvim, inandığı şeyi ne olursa olsun bir yolunu bulup yaşamaya çalışan insanlarmış. Bugün neredeyse "Tamam, öyle diyorsanız o da aslında dinde vardır" diyen insanlar var.

Gazeteciler hep böyle yapıyorlar nedense. En iyi sorularını en sona bırakıyorlar. Burada ciddî problemler var aslında. Ben 28 Şubat sürecini, cumhuriyet döneminde olup-biten şeylerden çok özel bir yerde değerlendirenlerden değilim. Onun için çok farklı bir özelliğe sahiptir diye düşünmüyorum. Fakat konuştuğumuz konular açısından şöyle bir şey oldu: Cumhuriyet döneminde gayrı resmî olarak varlığını sürdüren medreseleri, ne yazık ki imam-hatip okulları zaafa uğrattı.

Neden ?

Çünkü imam-hatip okulları açıldı ve 1960'ların ortalarında resmî din adamı olmak hakkı imam - hatip mezunlarına verildi. Bu okullardan yetişen din adamlarının önü açık. Ondan önce, müftülükte imtihan olan bir kişi, ilkokul diploması varsa ve imtihanı da vermişse din adamı olabiliyordu, hatta müftü bile oluyordu. Şimdi gayrıresmî olarak varlığını sürdüren ve Türkiye için bence bir imkân olan bu kurumları, gayriresmî medreseleri imam-hatip okulları zaafa uğrattı. Çünkü artık din adamı olabilmenin, resmî din görevi alabilmesinin yolu imam-hatiplere intikal edince, medreseler kendiliğinden zaafa uğradı. Şimdi yapılan bir başka şey var ve buna da dikkat çekmek lâzım bence; imam-hatip okulları ile ilgili müdahale, ancak müslüman çevrelere kolej açma izni verildikten sonra gerçekleşti. Burada tıpkı imam-hatip okulları ile gayrı resmî medreseler arasındaki ilişki gibi, müslüman kolejlerle sekiz yıllık eğitim arasında da zarurî bir ilişki kurulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü önce seksen sonrası şartlarda belli bir maddî imkâna da kavuşan müslüman çevrelerin bir bakıma imam-hatip okulu yerine ikâme edebilecekleri okullar açıldı, en azından bu sürecin önü açıldı ve peşisıra da imam-hatip okullarının önü kesildi. Fakat şu anda önümüzde bence hiçkimsenin yeterince farketmediği bir "din eğitimi" problemi var. Bunu anlayabilmek için bir şey daha ilave etmemiz lâzım. İlk ve orta okullara mecburî din eğitiminin 12 Eylül sonrası konulduğunu da hesaba katmalıyız. Ve o dönemde cumhurbaşkanı olan Kenan Evren Paşa'nın söylediği bir sözü zikredelim: "Biz bu dersleri mecburî hâle getirdik ki çocuklarımız din eğitimini gelişigüzel insanlardan almasın... din eğitimini biz istediğimiz gibi verelim"

"Gelişigüzel insanlar" ile kasdettiği, dini geleneksel anlamda öğrenen ve öğretenler mi ?

Tabii. Çünkü o dönemde henüz imam-hatip okulları ile ilgili bir müdahale söz konusu değildi. Gerçi 12 Eylül ve Özal yönetimleri döneminde hiçbir imam-hatip okulu açılmamıştır. Bir istisnası vardır, o da şimdiki Kartal İmam-Hatip Lisesi'dir. Onun da gerekçesi, Almanya'daki müslümanlara dönük din adamı yetiştirme niyetidir, onun için okutulan yabancı dil Almanca'dır. Sonradan o da başka alanlara kaydı. Ama ilk ve orta tedrisatta din derslerinin mecburî hâle getirilmesi ve müslümanların "Kolej" –ki bu kolej kelimesi çok önemli, ben kısmet olursa "Müslüman koleji olur mu ?" diye, cumhuriyet döneminde din eğitiminin hikâyesini anlatan bir yazı yazacağım- adını verdiği okulların açılması da, toplumsal karşılık olarak imam-hatip okullarının kapatılmasını kolaylaştırdı. Çok önemli bir problemle karşı karşıyayız. Şu andaki din eğitiminin seyri, Türkiye'yi taşıyacak bir programa, muhtevâya, istikamete sahip değil. Hatta ben şunu da söylüyorum. Türkiye'de teknik mânâda din eğitimi yoktur. Türkiye'de, laik eğitim çerçevesi içinde verilen bir tür din eğitimi var.

Laik sistemin şekillendirdiği, onun öngördüğü bir din bu da...

Bir ölçüde öyle. Laik eğitim içinde bir din eğitimi var ve bu bakımdan Türkiye, benim bilebildiğim kadarıyla yegâne ülke. Türkiye'de hocaları, programı, yeri, eğitim tarzı itibarıyle sağlıklı ve teknik bir din eğitimi sözkonusu değil. Biliyorsunuz 12 Eylül'den önce okullarda okutulan dersin adı "Din Dersi" idi. Bu dersin adı, "Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi" hâline dönüştürülmüştür. Gerekçesi de, "Biz dîni öğretmeyeceğiz, din kültürü vereceğiz" idi. İmam-hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri de böyledir, yani bunları kelimenin gerçek mânâsı ile din eğitimi olarak kabul etmek zordur. Bunun eğitim tarafı zayıf. Onun için hem 1924'ten sonra Türkiye'de din eğitiminin seyri, hem de özellikle bu sekiz yıllık ilköğretim uygulamasıyla birlikte, önümüzdeki yıllarda bu konularda karşılaşacağımız hadiseler, henüz ciddiyeti derecesinde anlaşılmadı diye düşünüyorum ve bence bu çok ciddî bir problem doğuracaktır. Bunu da nasıl çözeriz, bilmiyorum.

 


Kağıda basmak için tıklayın.

 

 

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...