|
İstanbul'da Telli Baba
Ankara'da Anıttepe...

Her fırsatta "dogma"lara karşı olduklarını söylüyorlar örneğin; ama Atatürk'ün görüşlerini dogmalaştırmaktan da imtina etmiyorlar.
Ankaralı taze evliler, artık nikâh töreninden sonra Anıtkabir'e gidiyorlarmış.
Televizyon haberi...
İstanbul'da, nikâh dairesinden çıkıp şelek şelek Telli Baba'ya taşınan ve böylece "nikâh"a "dinsel" bir hüviyet kazandıklarını düşünen çiftleri gördükçe, Ankaralı yurttaşlarımız adına hayıflanırdım.
Ankaralı çağdaş gençler de düşünmüş taşınmış, Hacıbayram yapısı, konumu ve çevresinde barındırdığı "koğulmuş" (dindar) kalabalığıyla bu ihtiyaca cevap vermekten uzak bir mekân olduğu için Anıtkabir'de karar kılmışlar.
Doğrusu şaşırmadım.
Meş'um ve menfur 28 Şubat süreci, Kemalizmi bir din, Nutuk'u da "ısrarla" o dinin kutsal kitabı olarak görmek isteyenlere yeniden özgüvenlerini kazandırdı.
Eskiden, insanları düşüncelerinden, inançlarından, aidiyetlerinden dolayı sigaya çekmek ayıplanırdı: "Ben Atatürkçüyüm" demek de, Kemalizmi bir din ve biricik düşünce sistematiği saymak da aynı ölçüde ayıplanacak ve kınanacak bir durumdu.
Siz ne diyorsunuz yahu, Atatürkçülüğü tartışılmaz Emre Kongar hocaefendi bile, "Gelin bir Atatürk enstitüsü kuralım" dediği için, bugün insanların Kemalizme bağlılığını test eden medya organları tarafından tefe konulmuştu, o da bir şey mi!
Hemen belirteyim:
Benim itirazım "Kemalizm"e değil; varsın o da bir renk, bir çeşitlilik, bir hoşluk olarak yaşasın. Benim itirazım "çağdaşlaşma"nın olmazsa olmaz şartı sayan ilerici güruha... Kemalizm öyle bir çağdaşlaşma mikyasıdır ki, ondan sapmalar olduğu an ülke geriye gitmiş, bütün "çağdaşlaşma" kurgusu altüst olmuştur. Örneğin, 1950 Kemalizm'den sapmanın, dolayısıyla "geriye gitme"nin miladıdır bu arkadaşlara göre.
"Geriye gidiş"in miladı olan 1950, aynı zamanda Türkiye'de "çok partili parlamenter sistem"in başladığı tarihtir, dikkatinizi çekerim.
Bu düşünceyi seslendirenler, aslında yalnızca Kemalizmin altın çağına olan özlemlerini değil, böylece demokrasiye, çok sesliliğe, "hukuk"a duydukları nefreti de dile getirmiş oluyorlar.
Her fırsatta "dogma"lara karşı olduklarını söylüyorlar örneğin; ama Atatürk'ün görüşlerini dogmalaştırmaktan da imtina etmiyorlar.
Bir de, ibretlik bir "kavramlaştırma" mantıkları var:
"Çağdaşlık-çağdışılık."
"Aydınlık-karanlık."
"İlericilik-gericilik."
Gericilik, Türkiye'de resmî söylemin en rahat kullandığı suçlamalardan birisidir oysa.
Gericilik yaftasının boynunuza takılması için "sistemin demokratikleştirilmesi" gerektiğini savunmanız yeterlidir.
Sahi, nedir şu "ilericilik-gericilik" diye tavsif edilen kavramlar? Hangi tarihsel/sosyolojik temele oturmaktadır?
Prof. İdris Küçükömer'e sorarsanız, egemenlik hakkını, demokrasiyi ve "irade-i milliye"yi savunmak "ilericilik", bunun karşısında yer almak ise "gericilik" sayılmalıdır.
Rahmetli Küçükömer hoca Jöntürkler, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet Halk Fırkası, CHP ve sol entelijansiyayı "gerici"; Hürriyet ve İtilaf, DP ve Adalet Partisi'ni de "ilerici" kulvara yerleştiriyordu.
Ömrü vefa etseydi Özal dönemi ANAP'ıyla RP'yi "ilerici" sınıflandırmasına dahil eder miydi, bilmiyorum.
Ama, 28 Şubat darbesinin gadrine uğramış geniş halk kesimlerini "ilerici" kategorisinde değerlendireceği kesindi.
Çünkü, birinci çizgiyi oluşturan total düşünce ve ondan türeyen "izm", halkı "biat" eden, "pasif", "yönetilen" bir varlık olarak görmek istiyordu; tepeden inmeci ve totaliterdi.
Ahmet İnsel'in de altını çizdiği gibi, resmî tasavvurun "ilerici-gerici" sınıflandırması tarih boyunca (hep) düz bir "pozitivist" mantığa yaslandı; (bu nedenle) asıl gericiliği, temel referanslarını 1930'lardan alan ve bu çağın yeniden tesis edilmesi arzusundan beslenen günümüzün "doktriner kemalizmi"nde aramak gerekmekteydi...
E, biz de onu yapıyoruz işte...
17.OCAK.2000
|