| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Hepsi "bir ailevi münasebet"ten ibaretBizde adettir, önce bir dernek kurulup orada toplandıktan sonra ikiye, üçe ayrılarak bu alanda da "çoğulcu" bir rejime doğru gidilir. Radikal'in haberine göre, içinde "şehit yakınları"nı barındıran dernekler de nihayet ikiye bölünmüş. İstanbul Şehit Anneleri Derneği, Başbakan ile görüştükten sonra infaz erteleme kararını anlayışla karşılama noktasına gelirken, başını Kırıkkale grubunun çektiği dernekler infazda ısrar ediyormuş. Ülke basını epeyce uğraştıktan sonra bu alanda bir çeşitlenmeyi de başarmış durumda.. Artık sanıyorum, yıllardır büyük bir ikiyüzlülük içinde yürütülen "şehit anneleri masaları" da bu bölünmeden sonra çeşitlenecektir. Yazılı ve görsel basının kendi içinde "laik" ve "İslami" olarak ayrılmasının "şehit anneleri"ne yaklaşım açısından bakacak olursak bir anlamı yok; her ikisi de, kendilerini bir biçimde ifade etmeye çalışan bu kesime "araçsal" olarak bakıyor. Bir küçük fark varsa o da şu belki: "Laik" medya "İslami" medyadan farklı olarak bir müddettir "Şehit anneleri"ni "anlayışlı" olmaya davet ediyor. Yoksa, geçmiş yılları hep birlikte hatırlayacak olursak, medyanın tamamı "şehitlik" ve "askerlik" vb. gibi konularda haddinden fazla "tek bir yürek" gibiydi. Bugünlerde "İslamcı medya"nın üzerine kalmış görünen "kahramanlık" sayfalarını "laik medya" da az mı seyrettik? Onlar değil miydi genel yayın yönetmenlerinin kaleminden Güneydoğu'da savaşan -ve bir bölümü artık uzaklarda olan- erlerin başlarındaki "bantlar", üzerlerindeki "pantolon"u ve dinledikleri müziği günümüzün modasından hareketle "şiirleştirmeye" çalışanlar? Onlar değil miydi, duyarlılıklarını hepten yitirmiş olarak cenazelerdeki babaların (ve de çok az da olsa annelerin) ağızlarından "Oğlum vatana fena olsun! On oğlum olsa onunu da feda ederim!" türünden açıklamaları derleyenler? Hayat böyle bir şey. Eğer yıllarınızı elbirliğiyle vicdanınızı "kahramanlık türküleri" ile köreltmeye çalışmışsanız, bir gün onu hatırlamak aklınıza gelince işiniz çok mu çok zor olacaktır. Hiç kimseye hiçbir şeyi anlatamazsınız. Böyle bir beklentiniz de olamaz; niçin anlasınlar ki? Hürriyet'in dünkü sayısında Ertuğrul Özkök, Cumhurbaşkanı'nın şehit ailelerini kabulü dolayısıyla "Bu olay, Türkiye'nin ne kadar açık bir toplum olduğunu gösteren çarpıcı örneklerden sadece biridir (...) Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi, şehitler artık hepimizin şehitleridir. Anneleri, yakınları kadar olmasa da biz de o acıları yaşadık. Hiçbir zaman unutmayacağız" diyordu. Cumhurbaşkanı'nın bu "cesur" kabulü Radikal'in de gözlerini kamaştırmış. Gazetenin Ankara Temsilcisi, biraz daha gayret etse "Şehit Anneleri Etiği" olarak adlandırılabilecek bir köşe yazısı yazmış. "Anlayışlı" şehit ailelerinden bahisle "Çünkü onlar intikam peşinde değiller. 'Kana kan' demiyorlar. Evlatlarını sevdiklerini bu ülke için feda etmişler, geriye sadece bunun gururu kalmış" diyor. Evet doğru, "geriye" sadece "gurur" kalmış. Şu sözlere bakın: "Çünkü öyle bir ortam oluştu, öyle bir hava yaratıldı ki, hepimiz şehitliğin ve yurtseverliğin gerçek ölçülerini unutup söylenen bu yeni ölçülere göre davranır hale geldik. Şehitlik, dini bir mertebe. Ve öyle bir mertebe ki, kendisinden başka ödülü yok (...) Şehadet, sizden çok daha yüce bir değer için ölmek anlamına gelir ve intikamı içermez" (!) "Çıplak uyarıcı"lardan bütün bu "çırılçıplak" vaazları dinledikten sonra benim aklıma yine (Cumhuriyet'in bir ara birkaç gün yayınlayıp kestiği, Diyarbakır Askeri Hastanesi'nden hemşirelerin tuttukları notlarda anlatıldığı gibi) "Anne! Anne!" diye can veren o çocuklar geliyor ve inanın çok da kızıyorum... Şu son günlerde memleketi yönetenlerin üsluplarında büyük fark gözleniyor. Başbakan geçen gün, çadırları terkedip prefabrik denilen kulübelere girmeyi reddeden depremzedelere "Size yalvarıyorum!" diye seslenirken, Cumhurbaşkanı'nın iki gün önce kabül ettiği şehit yakınlarını bir dövmediği kalıyor. Bu ne kadar "iki farklı siyaset" böyle! İsterseniz bugünkü yazıyı bu kabül sırasında sarfedilen birkaç sözü aktarıp yorumlayarak bitirelim: Şehit yakınları diyor ki: "5 Şubat'ta miting yapacağız. Devlet övünç madalyalarını da iade edeceğiz." Cumhurbaşkanı cevap veriyor: "Bu madalyanın sahibi şehitlerdir. Emaneten elinizde tutuyorsunuz." (Olur mu öyle şey? Şehit olmuş çocuklarının da anababalarına "emanet" olduğunu nasıl unutabiliriz?) Şehit yakınları devam ediyor: "Devletimize güvenmemiş olsaydık çocuklarımızı Güneydoğu'ya göndermezdik." Cumhurbaşkanı'nın cevabı (giderek sinirlenerek): "Yapamazsın onu. Oraya girme hiç. Çanakkale'ye giden 250 bin kişinin de ana babası vardı... Kimsenin iradesine bırakılmamış o." (Bu ne kadar "tarih" kokan, neredeyse "Tarih Baba"nın ağzından çıkmış izlenimi veren bir cevap bu böyle! "İrade"yi "hiç", ama "hiç" karıştırma..." Şehit yakınlarından saygılı bir arz daha: "Biz kararımızı size arz ettik. Kabalık kabul etmeyin. Bunları uygulayacağız." Cevap: "O sizin bildiğiniz iş. Bana 'Baba' diye geldiniz, ben de size 'endişe etmeyin' diyorum. Şehitler milletin evlatlarıdır. Sizin evlatlarınız olması bir ailevi münasebetten ama şehitleri biz kucaklıyoruz." (!) (İşte böyle! "Ailevi münasebet"i de o kadar büyütmenin bir anlamı var mı canım! Sonuç olarak hepsi hepsi bir "ailevi münasebet"ten ibaret.. Siz şimdi evinize dönün ve diğer önemli "münasebetleri" düşünün bir bakayım...)
kbumin@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|