| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yazı kendini savunuyor
Modern zamanlarda, yazının profanlaştığını, metaya dönüştüğünü ve seri üretimin konusu haline geldiğini söylüyoruz. İşin bir yanı böyle bir resim sunuyor. Öte yandan, yazının, kendini savunduğunu ve haysiyetini korumaya çalıştığını da ileri sürebiliriz. Seri üretim olarak meydana getirilen yazıya karşılık, tümüyle kişisel olan, üstelik başka iletişim araçlarının diline dönüştürülmeyi reddeden bir yazı çeşidi de, gene sözü geçen zamanların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İşte bu yazı, yalnızca yazı olarak kalmayı amaçlıyor. Başka bir iletişim aracının diline dönüştürülmeyi, o dille konuşmayı, tercüme edilmeyi reddediyor: bir başına kendisi olarak kalmak istiyor. Yazının tutanak olarak işlev gören hizmeti elbette devam ediyor. Mahkeme tutanaklarından noter senetlerine, konuşmacıya hatırlatıcı notlar almasına hizmet edişine, bir başkasının bildirdiklerini kaydetmeye kadar gündelik yaşantının her alanında, onun tutanak olarak hizmet gören işlevi sürüp duruyor. Ama edebiyatta yazının üstlendiği öyle bir hizmet var ki, bu hizmet başka hiç bir araçla yerine getirilemez hale gelmiştir: o hizmet ancak yazıyla yerine getirilebiliyor. Gerçi yazının bu özelliği modern zamanlarda keşfedilmiş değildir. Bizim şiir serüvenimizde, halk tarzı şiir aslında şifahî bir üründür. Yazı, bu şiirin sonradan hatırlanması için yalnızca tutanak hizmetini görür, bu demektir ki, bizim halk şiirimiz yazı olmasaydı da olurdu. Ama divan şiirimiz için aynı iddiayı ileri sürmek o kadar kolay görünmüyor. Divan şiiri, ancak yazı marifetiyle meydana getirilebilecek bir şiir türü olarak öne çıkıyor. Ne var ki, yazının kendisi olarak kalması, kendi kendinin tutanağı olarak bir işleve sahip olması veya başka bir söyleyişle yazının böyle bir bilince kavuşturulması, modern zamanların telakki tarzları arasında yerini alıyor. C. Baudelaire, Paris Sıkıntısı adlı düzyazı şiirlerini yayıncısına gönderdiğinde, şöyle bir mektup da iliştirmişti: "Sevgili dostum, size küçük bir yapıt yolluyorum. Bu küçük yapıtın başı, sonu bulunmadığını söyleyenler biraz haksızlık etmiş olurlar, öyle ya, bu yapıtta her şey aynı zamanda hem baş, hem de kuyruktur tersine, art arda ve karşılıklı olarak. Bir düşünün lütfen, bu düzen hepimize, size, bana ve okura ne güzel kolaylıklar sağlayacak. İstediğimiz yerden kesebiliriz, ben düşümü, siz müsveddeyi, okur da okumasını, çünkü onun dikkafalı istemini gereksiz bir olay örgüsünün sonu gelmez ipiyle bağlamıyorum. Bir omuru kaldırın, bu eğri büğrü düşlemin iki parçası hiçbir çaba gerekmeden birleşiverecektir. Doğrayıp birçok parçalara ayırın, göreceksiniz, her biri kendi başına da var olabilir." (Arsene Houssaye'e: Paris Sıkıntısı, Adam Y. 1982, İst.) Baudelaire, eserinin tümü üzerine konuşurken bunları söylüyor. Paris Sıkıntısı'nın içinde yer alan şiirleri istediğiniz yerinden başlayıp bitirebilirsiniz, diyor. Kitapta yer alan münferit şiirler için de şunu söyleyebiliriz: bu şiirler, ancak yazıldığı biçimde bir okuma için kullanılabilir, başka bir şey için değil! Bu şiirleri başka hiçbir türün diline dönüştüremezsiniz. Böyle bir dönüştürmeyi denediğiniz takdirde ancak yeni bir ürün elde edersiniz, ama o ürün artık asal şiirin kendisi olmaktan çıkmış olur. Yazı, günümüzdeki her çeşit iletişim aracı karşısında kendi varlığını böyle savunuyor. Ancak ve ancak kendisine müracaat edilmek suretiyle kendini okumaya açık tutuyor. Başka araçların diline tercüme edilmesi halinde (diyelim ki, bir romanın sinema filmi yapılması veya tiyatro oyununa dönüştürülmesi veya bir şiirin nesre çevrilmesi..) durumunda, içerdiği anlamın tümünü faş etmiyor, dolayısıyla dön dolaş kendine müracaatı zorunlu kılıyor. Bu da, onun ölmeyeceğine, öldürülemeyeceğine kanıt sayılmalıdır. Görsel araçlar karşısında şimdilik ona olan rağbet azalmış gibi görünse de, yazı, varlığını korumayı ve ayakta kalmayı başarıyor.
rozdenoren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|