| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Kan tutması
Biraz arşiv zihni açmaya yetiyor... Umur Talu bir kitaptan alıntı yaparak dün yeniden hatırlattı: MİT müsteşarlığından emekli olmadan benim de aralarında bulunduğum Ankaralı gazetecilerle bir yemek yiyen Korg. Teoman Koman, "Hizbullah nedir?" sorusuna ilginç bir cevap vermişti... Eski yazılarıma baktım, bir vesileyle, aynı olayı şöyle nakletmişim: "Çok değil bir kaç ay öncesine kadar, 'Hizbullah' adlı bir örgütün varlığı devletin en yetkili ağızları tarafından inkâr ediliyordu. MİT'in eski müsteşarı Teoman Koman, kendisine yöneltilen bir soruya, 'Böyle bir şey yok, yerel halkın PKK'ya gösterdiği tepkiye bu ad takılıyor, yoksa Hizbullah diye bir örgüt bulunmuyor' cevabını vermişti. İçişleri bakanı İsmet Sezgin'in de, 'Hizbullah'ın varlığını inkâr ettiğini biliyoruz. Emniyet üst düzey yetkililerinin aynı sonuca çıkan sözleri de arşivlerde bulunuyor." (Tehlikeli bir yöneliş, 12 Mart 1993). Bu durum size de ilginç gelmiyor mu? 1992'inin 'irtica kampanyası kâbusu' yaşanan günlerinin tam ortasında, MİT müsteşarı Koman, biraraya geldiği gazetecilere, "En büyük tehlike irticadır" deyip bunun sebebini, "İrtica diye tanımlanan kişi ve örgütlerin halkta taban bulabilmesi" olarak belirtiyor ve "Adamlar şapkalarını açtılar mı para yağıyor" diye ekliyordu. Buna karşılık, sıra Güneydoğu'da faaliyet gösterdiği kulaklara ulaşan 'Hizbullah' örgütüne geldiğinde, "Hangi Hizbullah?" diye soruyordu Koman Paşa: "Bir İran'daki Hizbullah vardır; bir de PKK'nın baskınlarına karşı kendini koruyan, dinî inançları kuvvetli vatandaşlar vardır..." Güneydoğu'da bulunmuş bir dostum anlattı: Yere kıvrılmış cesetler bulunduğunda, güvenlik güçleri, infazın şekline bakar, "Ha, ensesinden tek kurşunla vurulmuş, bu bizimkilerin işi" deyip olayın üzerine gitmezmiş... Bir başka bilenden öğrendiğime göre, Hizbullah infazlarında kullanılan silâh da bir tür imza gibiymiş... 'Bir bilen', "Ya Rus yapısı Takaroff, ya da Irak'ta imal edilen taklidi Makaroff kullanırlardı" diye anlattı; 'Makaroff'a, imal eden ülkeden kinaye 'Saddam' adı da verilirmiş... 'Hizbullah' adının fazlaca duyulduğu o dönemde, Batman emniyet müdürü Öztürk Şimşek'ti... Açın arşivleri bakın, şu gerçeği göreceksiniz: Hizbullah'ın üzerine neden gidilmediği sorusuna, Öztürk Şimşek, "Nasıl gidelim, bu bölgedeki Hizbullah karargahı JİTEM binasının hemen yanında bulunuyor; biz ne zaman operasyona kalkışsak derhal müdahale ediliyor" cevabını vermişti. Şimşek'in bu açıklama üzerine emniyet müdürlüğünden alındığını eklemem herhalde gerekmiyor... Hizbullah'a ebelik yapan kişinin sonradan kim vurduya giden Binb. Ahmet Cem Ersever olduğu, 'Yeşil' lâkaplı Mahmut Yıldırım'ın infaz biçimleri konusunda eğitmenlik yaptığı biliniyor. 'Yeşil'in o günlerdeki lâkabı bile yardımına koştuğu örgüte uygundu: 'Sakallı'. Bugün herkesi şaşırtan 'domuz ipi' ile bağlayıp enseye çivili sopa batırma yoluyla infaz yöntemi, Hizbullah militanlarına, adları her vesileyle karşımıza çıkan bu iki 'görevli' öğretmişti... Hizbullah'ın 'derin' ilişkileri PKK'nın kuruluş dönemiyle ilgili iddiaları da çağrıştırıyor... PKK'yı, Abdullah Öcalan, Ankara'da devlet bursuyla okuduğu günlerde tasarlamış, örgüt programını devlet memuru olarak bulunduğu Diyarbakır'da yazmıştı... O günlerde yanından ayırmadığı eşi Kesire, baba (Ali Yıldırım) tarafından, devletin hassas bir kurumuyla irtibatlıydı. Ne zaman dara düşse, para sıkıntısı çekse yanına koşan Ağrılı 'Pilot Necati' (Kaya), kendisi "Kürt olduğum için ordudan atıldım" dese bile, tanıyanlarca 'görevli' bir vatan evlâdıydı... Birinin adı 'Kürt terörü' diğerinin 'İslâm terörü' olarak önümüze serilen vahşetin adresini nerede aramamız gerektiğini herhalde artık anlamalıyız. "Türkiye'nin son 20 yılını heba ettiğimiz terör, nereden çıktı, nasıl beslendi, bugünlere nasıl geldik?" sorularını sürekli sormalı ve doğru cevapları vermekten kaçınmamalıyız; aksi halde bu kadar vahşetin kanı hepimizi tutacak... Bütün bu kargaşa içerisinde benim yüreğimi serinleten bir 'yeni durum' var: Daha önce yalnızca üstü kapalı yazılabilen, ancak kulaktan kulağa fısıldanan gerçekler, bu defa daha açıkça ifade edilmeye, adlı adınca anılmaya başladı. Yoksa, MİT müsteşarlığından sonra Jandarma genel komutanlığı da yaparak emekli olmuş Org. Teoman Koman'ın, "Hizbullah diye bir şey yok; PKK'nın baskınlarına karşı kendini koruyan, dinî inançları kuvvetli vatandaşlar vardır" dediği arşivlerden bu kadar kolay bulunup çıkartılmazdı. Vaktiyle ANAP'ta önemli görevler yapmış bir politikacı dost, "Ne tesadüf değil mi?" diye sordu ve ekledi: "Kavacık'taki operasyon, tam da, Mesut Yılmaz'ın grup toplantısında, 'Kamuoyunun dikkatini PKK'dan çevirmek gerek' dediğinin ertesi güne denk geldi..." Tek tesadüf bu olsa neyse. Kavacık operasyonunun gecesi karşılaştığım, vaktiyle kendisi de bu tür operasyonlarda bulunmuş üst düzey bir yetkili, "Olan-biten tam bir şovdu" diyecekti bana ve ekleyecekti: "Silâhlı çatışma başladı mı, operasyon en fazla on dakika içerisinde biter..." Bizim operasyon tam beş saat sürdü. Aniden kıstırıldığı söylenen militanlara karşı girişilen operasyonda, televizyonda gördüm, Hizbullah'ı iyi bilen Diyarbakır emniyet müdürü Gaffar Okan da görev almıştı. Ne tesadüf, değil mi? Bıktım bu tesadüflerden...
tkivanc@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|