|
Yiğidim İlhan'ım...
Hayır, şaşırmadım... Engin Ardıç'ın benzetmesiyle, dünyayı "buharlı makina"nın icadıyla kavramaya çalışan, "modernite"yi anlama, değerlendirme, hatta algılama yeteneği, o parodik "buharlı" icadıyla sınırlı bir eksik dimağdan, bireye hayat hakkı tanıyan bir ideolojinin izini sürmesini bekleyemezdik.
Ne demiş, biliyor musunuz?
"İrtica faşizmden daha tehlikelidir."
Burada, "irtica"yı, manifestosu ve adamakıllı söylemi olan bir ideoloji, bir doktrin, bir izm yerine koyun. Doğrudur, "müdahaleci" bir ideoloji olarak, öteki tüm "müdahaleci" "izm" ve "ideoloji"ler gibi, irtica da görülebilir bir tehlikeyi barındırıyor. Ama, bana kalırsa, asıl "tehlike"yi, irtica olarak kavramsallaştırılan o "şey"de değil, bizatihi yazarın kavramsallaştırma mantığında aramak lâzım; ki, "ulusal" özelliği ağır basan, çoğu zaman da duygu ve içgüdülerin yön verdiği bu kavrama biçimi, bırakın "açıklayıcı" olmayı, "bilimsel" bile değildir. Neyse; neyin "bilimsel" olup olmadığını anlatmak, hem bu yazının münderacatını, hem de septik kuşkuculuğu bilimsellik sanan yazarın müktesabatını aşar. Geçelim.
Faşizmi irticadan "tehlikesiz" bulan yazar, hadi adını da verelim, İlhan Selçuk, "faşizm"e, daha doğrusu Hitler nasyonalizmine övgüler düzmüş bir gazetede, otuz yıldır aynı istikrarla, hiç eğilip bükülmeden, hiç değişmeden, değişmemeyi marifet belleyerek yazıp duruyor.
Tesadüfe bakın ki, Rıfat N. Bali de kitabında, bu gazetenin kurucu başyazarı Yunus Nadi'nin, belli mahfillerde "Yunus Nazi" olarak anıldığını yazıyordu.
Hayır, tesadüf olamaz.
Yunus Nadi'nin "Nazi"liği artık "resmî" kayıtlarda bile yer alıyor. İlhan Selçuk'taki (Nazi hayranlığı demeyeceğim) olsa olsa, tevarüs etmiş ve genetik şifreleri çözüldüğünde anlaşılabilecek bir "müsamaha örneği" daha çok.
İrtica faşizmden daha tehlikelidir.
Çok partili sistem Osmanlı gericiliğidir.
Bu kadar değil... 28 Şubat darbesine de "ilginç" bir "bakış açısı" getiriyordu yazar: "28 Şubat, dinci darbeyi önlemiştir. Yürürlükteki yasaların uygulanmasını isteyen demokratik bir müdahaledir. (Hem "demokratik", hem "müdahale" nasıl oluyor acaba?) Bilâkis, siyasal iktidarı ele geçiren dinci partidir darbeyi yapan..."
Sizin de dikkatinizi çekmiştir:
"Ele geçiren..."
Sağ siyaset çizgisini izleyen partilerin seçim kazanıp hükümet kurması "siyasal iktidarı ele geçirmek", meşru hükümete yönelik her türlü müdahale ise "demokratik devrim" sayılıyor. Mantık bu... 1950 sürecini anlatırken de aynı argümanı kullanıyordu yazar:
"Devrimin soluğu kesildi, çok partili rejim demokrasiye değil, karşıdevrime dönüştü."
Buradan da anlıyorsunuz ki, yazarımızın demokrasi anlayışı "tek parti"yle sınırlı.
Doğaldır...
Çok partili sistemi Osmanlı gericiliği sayan, çokseslilik yerine aynileşmeyi savunan, parlamento yerine Fransız tipi "seçkinler konvansiyonu"nu öneren kafadan "kâmil" bir demokrasi tanımı beklenemez elbette.
Demokrasiden anladıkları Castro devrimi, Pol Pot'un "kır aydınlanması."
Biraz daha cesur olabilseler, "karşı devrim" tehlikesine karşı, Lenin ve Stalin modelini önerecekler.
Önerecekler lâfın gelişi... Önerdiler bile.
"İktidar namlunun ucunda" deyip, YÖN hareketiyle başlattığı siyasal mücadeleyi 9 Mart'ta bir silahlı sol cuntayla noktalayan Doğan Avcıoğlu ve grubu, tam da Cumhuriyet yazarının içinden geçenleri savunuyordu.
Avcıoğlu grubunun yargılandığı "Madanoğlu Davası"nın sanıklarından biri de Cumhuriyet'in duayen yazarıydı.
Darbe yapıp yönetime el koyacak, özlenen "demokratik" (!) sistemi kuracaklardı. Belki bu açıdan, "9 Mart"la 28 Şubat ideolojisi arasında bir koşutluktan söz edilebilir; Selçuk haklı.
Her iki ideoloji de, aynı noktaya, yani "iradei milliye"nin tecelli etmesi tehlikesine (!) vurgu yapıyordu.
Duayen yazarımız, "28 Şubat dinci darbeyi önledi" avuntusuyla darbeye cevaz verirken, 28 Şubat sürecinde enerji ihalelerinin kimlere verildiği, teşviklerden ve özelleştirme uygulamalarından hangi grupların yararlandığı gürültüye gitti.
Hep böyle olur...
Kimine "devrimleri korumak" tesellisi düşer, kimine de trilyonluk kaynağı yağmalama ve talan etme ayrıcalığı...
14.ŞUBAT.2000
|