| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Kim kazandı, kim kaybetti?
Arkadaşları "Gel şu arsayı al" diyorlar Hasan Aycın'a. Yirmi-yirmibeş yıl öncesi. Hani o, paranın para olduğu zamanlar. Sevgili Hasan Abi'nin bir miktar parası var ama, Bursa'nın Yeşil semti gibi merkezî ve tarihî bir yerinde arsa almaya yetmesi mümkün değil. Israr üzerine, gidip bir görüşmekten zarar çıkmaz diye düşünüyor. Arsa, yeni emekli olmuş bir ilköğretim müfettişine ait. Adam, Medine'ye gitmeyi kafasına koymuş, senelerden beri. Kendisine kalsa, her şeyi bir yana bırakıp gidecek gitmesine de yaşlı annesine bakacak başka kimse yok. İçindeki hasreti büyüte büyüte seneler geçmiş. Annesinin vefatından sonra, hemen emekliliğini istemiş. Elindeki arsayı da satarak yol parası yapacak. - 16 ya da 17 bin lira param vardı diyor Hasan Abi. O parayla, gördüğümüz arsanın dörtte birini bile almak mümkün değil. Sorduk, "Ne kadar istiyorsunuz?" diye, 10 bin lira demez mi?.. Hiç düşünmeden, "Olmaz" demiş Hasan Abi, "Bu fiyata alamam. Sizi kandırmış olurum." Olurdu-olmazdı, anlaşamamışlar. - Yahu kardeşim sana ne? Mal sahibi benim. İstediğim fiyata satarım. Rayiç bedel üzerinden bir fiyat belirlenmesini, elindeki paranın tamamını vermeyi, kalan kısmını da borçlanarak, taksit taksit ödemeyi teklif ediyor Hasan Abi, adam razı olmuyor. - Kardeşim, ben Efendimiz'in yanına gidiyorum, ne yapayım fazla parayı? On bin liraya alıyorsan al, almazsan başka birine satarım. Başka biri, hemen atılmış "Tamam hemşerim" demiş, "Ben alıyorum. İşte on bin lira!" Arsa gitmiş. Mal sahibi Medine'nin yolunu tutmuş. On bin liraya alan adam, aynı gün daha başka birine 50 bin liraya satmış arsayı. Geçen akşam oturduk da, Hasan Abi bunları anlattı. "Kim kazandı, kim kaybetti?" diye sordu ve gözlerimin içine fakat çok uzaklara bakarak cevabını yine kendisi verdi: "Ben ne kazandım, ne kaybettim. On bine alıp, elli bine satan adam kırk bin lira kazandığını sandı ama, o kesinlikle kaybetti. Esas kazanansa, bence o Medine yolcusuydu. Bir daha haber alamadık kendisinden."
Böyledir, sohbetin etkileyici olanı
Tanıyanlar bilir, Hasan Aycın'ın sohbeti "laf ola beri gele" cinsi sohbetlerden değildir, etkiler adamı. Namaz kılmadan önce, üzerindeki paradan kurtulan (ya birine veren, ya da bir yere bırakan) dostlarından da bahsetmişti. O sözleri duyup da cebinde tomarla paralar, çekler, senetler, kredi kartları vs. olduğu halde namaz kılanları düşünmez misiniz? Ben düşündüm. Derseniz ki "Namazın şartları içinde böyle bir kural var mı?" Cevabını biliyorsunuz, yok. Bu bir tercih meselesi. Bir anlayış meselesi. Parayı kirli bir şey olarak görüyorsan durum değişir. Görmüyorsan amenna. Herkes öyle olacak diye bir kaideye rastlanmadı. Yürüyerek dönüyordum eve doğru. Geç vakit tenha ve dar sokaklardan geçmem gerekti. Sokak lambalarından bazıları yanmıyordu. Uzaktaki lambalardan bir tanesi de ben yaklaştığım sırada söndü. Nasıl oldu anlamadım, birisi taş atıp kırmış gibi geldi. O sırada arka taraftan bir ayak sesi duydum. Zayıf, esmer, uzun boylu bir adam. Sırtında bir küfe... Hamal demek ki... Kıyafeti eski püsküydü. Hafiften bir şeyler mırıldanarak geliyordu. Yolun iyice daraldığı bir yerde, yıkık arsa duvarının ötesinden "Halledelim mi şunları?" diye bir ses duyuldu. Dikkatli bakınca, tinerci çocukların çetesine rastladığımızı farkettim. Hamal, bağırarak kaçmaya başladı. Koşarken kamburu çıkıyordu. Ben de bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Kaçmak istedim, etrafım sarılmıştı. Kalabalık gittikçe artıyordu. Birkaçının elinde bıçak vardı. "Abi" dedikleri de genç ama, benden iri yapılıydı. Cebimdekileri düşündüm. Kira için ayırdığım bir cepte, taksit için ayırdığım öbür cepte. Ahmethan Yılmaz'ın gazetede bir arkadaşa gönderdiği emanet paralar onun yanında... Kaçmaya çalışıyorum, olmuyor... Sabahın dördünde kan ter içinde uyandım. Hasan Aycın'ın anlattıklarını hatırladım hemen. Ve rüyada bile olsa, kaybettiğimi farkettim. "Ne korkuyorsun be adam?" dedim kendi kendime. (Evet, bazen kendimi adam yerine koyduğum olur.) "Ne olacak yani, ne kaybedeceksin? Ver cebindekini, ne olur?" Bu düşünce o zaman aklıma gelseydi, o çocuklarla arkadaş bile olabilirdik. Birkaç gün sıcak yemek yiyebilirdi onlar da. Belki bir kazak ya da palto almak isteyebilirlerdi aralarından birkaçı. Artık çok geç. İskir muhabbeti
Adamlar, reklamı iyi çekmişler. Vazifesi başında bir kestaneci ile yine vazifesi başında bir kokoreççinin muhabbetini anlatıyor. İki bölümü de güzel. (Bir dolar, yaklaşık olarak iki mark ediyor.) Başarılı reklama elbette alkış!.. Barış'ın dediği gibi. (Karga)
'Oku bakiim' dedi Baba, kimse okuyamadı...
Show tv'de bir haber. Akşam'dan Deniz Arman, Demirel'e, doğum tarihine denk gelen günün Akşam gazetesini hediye ediyor. Gazete, Osmanlıca. Demirel çevresindekilere "okuyun" diyor, kimse okuyamıyor. Bunun üzerine, "Görüyor musunuz, kendi kültürümüzle irtibatımız nasıl kesilmiş. Devrim falan derken devrilmişiz!" diyor Demirel..
mseker@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|